20 Mayıs 2012 Pazar

aralıksız on yedi bin yedi yüz elli beş vuruş

                                                                                                                                                                     dostum aylin'e

bunu yanına bırakacaktım. kolumdan leziz bir ısırık aldıktan sonra ceketimi üzerime geçirip çıktım.


evin bütün odalarında sabahladım. adım artık sabahlık olabilirdi. yalnız kalmanın sağladığı böylesi bir ayrıcalığı heba edemezdim. kimse yokken, herhangi bir düşünceyi üzerine çekip onunla kendini şekillendirebilirsin. şekilsizliğinle bile hiçbir suretle yadırganmayacak bir yapı oluşturabilirsin. adım atmadık yer bırakmamaya yemin etmiş gibiydim, evin dört köşesini gezdim. can havliyle, odaları aksak ayak, eşikleri sekerek, koridorları koşarak geçtim. sırtımı yatağa, duvara, mutfak tezgahına vererek düşüncelerime arka çıkmaları için her türlü yolu denedim. gelmesini istediğim hiçbir şey yoktu, geçmesini istediğim de. tek amacım neticemde en ufak açık bırakmamaktı. her nedeni ve bunun sebep olduğu her sonucu ince ince dokumadan atacağım bir adım, kendime olan saygımı yerle bir edebilirdi ama kendime neden saygı duymam gerektiğini bulabilmiş değildim. saygı çerçevesinin içinde, seyredenler tarafından ayıplanmamak için, kupkuru kalmıyor muyduk zaten?

ayakkabılıların dünyasında, olmayan bir çift kundura için dönüp dönüp bakılmaz mıydı halimize? son nefesini vermek üzere kaldırımda yatan birini göz ucuyla süzüp, ortalıktan kaybolmak için can atan insanlar, çıplak ayaklarıyla kalabalığın ortasında yürüyen birine, ayıplayarak ya da acıyarak ya da gülerek uzun uzun bakmayacak mıydı? elbette bakacaktı. akıl yürütecekti, en kolay tarafından belki de "aklını kaçırmış" diyecekti. kimse "bütün keyfiyle yürüyor" demezdi, biri çıkıp "çorapları da mı yokmuş" derdi en fazla. ben işte tam da bu yüzden, gülebilmek için en azından bir ahizeye muhtaç kalmış insanların yalnızlıktan şikayet etmelerine sonuna kadar hak veriyorum. bir telefon kulübesine girip kulağınızda ahize, saatlerce kahkaha atarak hem ayıplanmayı hem de yalnız kaldığınızı düşünmelerini engelleyebilirsiniz. hayır, kendime saygı borcum yok. bir gün kendimle hesaplaşmak için kendimi karşıma aldığımda, hesabını veremeyeceğim tek şeyin yaşamadıklarım olacağını biliyorum. kendi yüzüne tüküremeyen herkes gibi yutkunacağım ve bu mideme oturacak. insan önce, kendisini süsten saymak için, tutsaklığına gönülden heves ettiği kafesi altetmeliydi.

üzerine yattığım kitaptan kafamı kaldırdım. kulak tıkaçlarımı daha derine bastırıp, burnumun ucuna düşen gözlüğüme bir tekme de ben attım. vücudumun yaşama belirtisi gösteren en küçük hışırtısına bile tahammülüm kalmamıştı, zihnimdeki uğultuya tahammül edecek bir kulak da. hep kendimdeydim. en fenası da budur zaten: çekilmez bir adamın, kendisiyle hep muhatap olmak zorunda kalması.  günlerce düşündükten sonra, her şeyin sonuna gelmiştim. kararımı verdim: nefret, güçlü bir yıkım isteğidir.


tenha sokağımdan yavaş yavaş caddeye doğru yürüdüm. insanların yüzündeki bu sıradanlığı anlamlandıramıyorum. ya kimsenin haberi yok ya da söz birliği ile susup her şeyin olacağına varmasını bekliyorlar. "hepsi bizim için" diye içlerinden geçiriyorlar belki, bütün kırılmalarımız, dökülmelerimiz, zeminle bir olmalarımız, karşılıksız kalmalarımız için. bütün yüzlere bakıyorum. birinden bir açık bekliyorum. herkes, iğneye iplik geçirecekmiş gibi dikkatli. kimisi yüzümü biraz süzdükten sonra somurtup kafasını çeviriyor, kimisi yolunu değiştirip başka bir sokağa giriyor. vazgeçtiğimi sansınlar diye dönüp eve doğru yürüsem engel olurlar mı diye merak ediyorum. çocuk, evet bir çocuk bulup sormalıyım. çocukların saklayamayacağı tek şey, bildikleridir. akşam ne yediklerinden, sabah nereye gideceklerine, büyükannelerinin parasını nereye sakladığına, annesinin babasına nasıl seslendiğine kadar her şeyin yayılmasına önayak olabilirler. kendime, soru soracak kurban arıyorum. herkes ön sıradaki arkadaşının ensesinde kaybolmuş gibi. yirmi faruk boyu mesafede önümde yürüyen, yarı boyumda iki çocuk görüyorum. adımlarımı sıklaştırarak çocuklara yetişiyorum. sesleniyorum, dönüyorlar. birinin sağ, birinin sol omuzundan tutarak, göz hizalarına kadar eğilip "bugün olacaklardan haberiniz var mı?" diye soruyorum. çocuklar birbirine bakıp, koşarak uzaklaşıyorlar. kesinlikle çok iyi hazırlanmışlar. kimsenin renk vereceği yok. parmak uçlarımda "hide u"nun ritmiyle, yürümeye devam ediyorum. biraz sonra cebimdeki bozukluklarla bir bilet alıp durağa yanaşan otobüse atlıyorum.

hareket ettikçe serinleyen bir sisteme sahipti otobüs. ilerleyip orta boşluktaki demire sırtımı yasladım. oturmak istemiyordum. oturmaya gelmemiştim. başımın hizasındaki yarı açık pencereyi sonuna kadar açıp, camdaki solgun silüette saçlarımı seyrettim. saçlarınızı tarayabilirsiniz, okşanması için birinin kucağına yatırabilirsiniz, rüzgarda savurabilirsiniz. ama kimseyi saçlarından sürükleyemezsiniz. bu artık hoş karşılanmayan bir şey olacaktır. rica etmelisiniz, "benimle gelir misin" demelisiniz, kimseyi böyle sahiplenemezsiniz. sizi barbar olmakla suçlayacakları için, saçından sürükleyerek götürdüğünüz kimseye "ikimiz için de en doğrusu bu" diyemezsiniz. savaşta, düşmanın kolayca kavrayıp kafasını uçurmasına fırsat vermek istemeyen savaşçıların, saçlarını kısa kestirdiklerine dair bir şeyler okumuştum. buradan hareketle, bu modern muharebe alanında, yenilmek istemeyen kadınların kısa saç tercihlerinin altında yatan sebepleri ayaküstü çözümlemenin sevinciyle bir ıslık tutturdum. şüphe, aklın keskin sirkesidir.


-eliniz kanıyor dedi sağ tarafta oturan yaşlı bir kadın.


yaşlı kadınları ve de adamları işe gidiş geliş saatleri dışında otobüslerde sık sık görmek mümkün. yakın çevreden temin edemeyecekleri eksiklerini gidermek için, torunlarını görmek için, arkadaşlarıyla son haberleri bölüşmek üzere toplanmak için, hastaneye gitmek için bir yerden bir yere giderlerken, herkesin birbirini ezdiği, üstüste yolculuk ettiği o saatlerden, yaşlılığın vermiş olduğu bir bilgelikle uzak dururlar. yaşlıların aceleleri yoktur. ağzınıza atacağınız bir lokmanın size kaybettireceği zamanı düşünerek koşarak çıktığınız evlerinizde onlar, uykularını aldıklarında uyanır, bütün sakinlikleriyle kahvaltılarını yaparlar ve hiçbir yere asla geç kalmazlar.

-elim değil, kolum. endişelenecek bir şey yok dedim,
elimin üzerindeki kurumuş kana bakarak.

sıcak havanın kan kaybından ölmeme engel olacağı böyle bir günü seçmiş olmamdan ötürü kendimle gurur duydum. yaşlı kadının kayıtsız kalmayan dikkatine, dişlerimi göstermeden tebessüm ederek, teşekkürlerimi sunup kafamı tekrar cama çevirdim. yanındaki diğer kadınla, benim sebebimle, kırk yıldır tanışıyorlarmış gibi bir konuşmaya başlayacaklarına neredeyse emindim. hayatım üzerine oluşturacakları kurguda belki de, aile içinde geçen bir kavganın yaralanmama sebep olduğunu, işsizliğim sebebiyle evde sık sık tartışmaların yaşandığını söyleyeceklerdi. benden iki yaş küçük kardeşimin kazandığı paranın hemen hepsini getirip babama vererek, o arada da asıl amacı olan benim ne zaman bir iş bulacağım meselesini ucundan çıtlatarak, onu dolduruşa getirdiğinden, sonra ikisinin birden üstüme nasıl geldiğinden bahsedeceklerdi. komşuların da ailemizin kavgalarından duymuş oldukları rahatsızlığı birçok kez kendi aralarında dile getirdiğini, hatta bir keresinde gürültünün şiddetinden "yetişin birbirlerini öldürecekler" diyerek içlerinden birinin polise telefon ettiğini, kapı çalınana kadar kavganın kesilmediğini anlatacaklardı. annemin gizli gizli ağladığını, arkadaşlarının yüzüne bakamayacak kadar utandığını, sürekli bu şekilde anılmalarının onu ne kadar yaraladığını ayaküstü bir konuşmada bir arkadaşına söylediğini ekleyeceklerdi. kopan eti de olsa, insanların yakınlarını daha çabuk affedeceğini söyleyeceklerdi. kardeşler arasında olur böyle şeyler. hem şu dünyada, insanın kardeşinden, anasından, babasından başka kimi vardı? herkes gelip gidiyordu, sadece onlar kalıyordu. "evlerden ırak" diyerek biraz endişe, biraz korkuyla, böylesi kötü şeylerin başlarına gelmemesi için beraber dua edeceklerdi. belki de yanlış işler yapıyordum. oysa ne kadar güzel bir çocuktum. kötü arkadaşlar sebebiyle bir süre sonra okulu da tamamen bırakmıştım. aylaklıkla ve serserilikle günlerimi geçiriyordum. arkadaşlarımdan bir tanesi vasıtasıyla tanıştığım pis işlere bulaşmış bir adamın ufak tefek işlerini hallediyordum, üç-beş kuruş karşılığında. sigara param çıkıyordu, bir de can sıkıntım geçiyordu. yine böyle küçük bir işi halletmek için gittiğim yerde, iş hanına çıkmadan yolun karşısında durup binayı süzdüm. bir yere gittiğimde düşündüğüm ilk şey, nasıl döneceğimdir.

karşıya geçip, merdivenleri hızla çıktım. bırakacağım not gayet açık ve kısaydı: suyunuz kaynadı. bu sefer işler umduğum gibi gitmemişti. içeri adımı atar atmaz ruh halim değişti. yumruk yemiş gibiydim, çünkü yumruk yemiştim. odanın ortasına doğru itildim. sersemliğim esnasında, kimin geleceğim haberini uçurduğunu düşünürken, bir taraftan da yapacağım hamleyi planlıyordum. ikisinin karşısında boy en oranında sınıfta kalmıştım. zayıflığım karneme işleyecekti muhakkak. yanıbaşımda duran sehpanın üzerine basıp, pencere önünde duranın kafasını vazoyu sokmaya başardım. yere indiğimde, ortalığı belden yeni çıkmış bir metal kokusu sardığını fark ettim. arkama döndüğümde kara bir deliğin açık ağzıyla karşılaştım. refleks olarak ellerimi yukarı kaldırdım. kurşun sağ kolumdan girip, sokağa çıktı. kurşunun arkasından kendimi aşağıdaki dükkanın brandasına atarak caddeye düştüm. gökten inmiştim lakin haberler hiç iyi değildi. kolumu tutarak koşmaya başladım. bulabildiğim en ıssız sokağa girip kolumu saracak bir şey aradım. belli ki o arada da birinin ceketine el koymak zorunda kalmıştım. çünkü üzerimdeki cekette delik yoktu. ne kadar sıkı sarmaya gayret etsem de, kanın akışını tamamen durduramamıştım. kan parmak uçlarıma kadar akıp yere damlıyordu. hastaneye gidemezdim, bunda ölecek bir şey yoktu.  taksiye binemezdim, param yoktu. bir süre yürüdükten sonra otobüse atlayıp, bir taraftan da fiyaskomu nasıl anlatacağımı düşünerek, sessizce yolculuk ediyordum. iki yaşlı kadının bunları düşünmelerine engel olamazdım. "kolumdan bir ısırık aldım" demem sadece kötü bir espri anlayışım olduğunu düşündürürdü. otobüs durağa yaklaşırken kapıyı açınca durmasını beklemeden aşağı atladım. geçmiş, kahvenin hatrı değil, telvesidir.



buluşmamıza beş saat vardı, geç kalamazdım. her şeyin başladığı o yere gidip öfkemi hatıralarla bilemem olacakları kolaylaştıracaktı. toplulukların öfkelerini kontrol altında tutmak için zaman zaman, muktedirlerin başvurduğu yöntemlerden biri de budur: damlayan çatının altına koydukları kovayı taşmadan boşaltırlar. delik çatı, kova taşıp ortalığı ıslatmadığı sürece unutulur. böylece, kendileri için gerekli bu açığı kapatmanın önüne geçtikleri gibi, başkaldıracak olanları da yumuşatırlar. ben sakinleşmek istemiyordum. uğradığım bütün haksızlıkları anılarla beslemek hedefe varmak için bacaklarımı dinç tutacaktı. hafıza acıyla tazelenir. acı güç verir. güç başa çıkmayı sağlar. başa çıkmak ayaklar altında ezilmeyi engeller.

oturacağımız yeri uzaktan seyrettim. çok kalabalık olmamakla birlikte, ıssız da sayılmazdı. dikkat çekmenin gururunu okşayan halleri vazgeçmek istediği bir şey değildi. her fırsatta ilgiyi üzerinde toplamak için ilgilenmediği konulardan açılmış bahislere bile katılır, bilmemesini bile bir şirinlik muskasıyla taçlandırarak bakışları üzerine toplamaya çalışmaktan geri durmazdı. bilirsiniz, kusurlarınızı neşeli şekilde anlatarak onları düzeltmenizi istemelerinin önüne geçebilirsiniz. adınızın önüne "kendiyle barışık" gibi bir sıfat bile eklettirebilirsiniz. aptallığında bile naralar atan kendini beğenmişlik, aklı boşver, bak bende neler demesindeki aleladelik beni çıldırtıyordu. övmekten çekinmezdi, karşılığını alacağını bilirdi. bütün ilgiyi üzerine çekerek, ona yapacağım iyilik için hiçbir karşılık ummayacaktım. bu sefer değil.


bir duvara yaslanıp cebimden çıkardığım kibritteki vasati kırk çöpü tekrar tekrar saydım. çocuklara "bugün olacaklardan haberiniz var mı?" diye sorarken ağzımdaki kanı henüz temizlememiş olduğumu hatırladım. bir an odama dönüp, çerçevesinden fırlayan gözlük camlarını aradım. başımı önüme eğdim. kimseyle karşılaşmak istemiyordum, hayır kimseyle. insan tanıdıklarıyla fikir ayrılığına düşmeyi göze alamayadursun, kendini nasıl da yok sayıyor. içindeki canavarı karşısındakinden nasıl da saklıyor. nefretini gülüşünün arkasına ne de özenli gizliyor. çok doğru söylüyorsun, kesinlikle haklısın, zevkine hep güvenmişimdir, ne güzel anlattın, birbirimize ne kadar da benziyoruz, iyi ki varsın, ne zaman istersen, dostlar bugünler için değil midir zaten, mutlaka görüşelim. karar verip geldiklerinizi onaylatmak istemenizin adı "nasılsın" oluyor. oralı değilim, nasıl olsun. ben artık, kimse halimi hatrımı sorsun istemiyorum. ben artık, kimseye "iyiyim" demek istemiyorum. ben artık, kimseyle geçinmek istemiyorum. ben artık, meraklandıklarını düşünerek, kendimi kandırmak istemiyorum. hepinizden iğreniyorum.

insanlar vardır bilirsiniz. onları istediğiniz zaman, istediğiniz kadar kırabilirsiniz. alınmış olmalarını iyiliklerine yakıştırmazsınız. sabit bir doğrulukta, yaptıklarına devam etmelerini, iyi olmanın bunu gerektirdiğini gözlerinin içine sokabilirsiniz. onları umursamazlığınızla doyurabilirsiniz. üstüne çıkıp tepinmelerinizi bile, hiçbir şey olmamış gibi karşılayacaklarından emin olabilirsiniz. hatalarınızı, suçlu onlarmış gibi kendilerine benimsetebilirsiniz. onlar elinizin altındadır, kaldığınız yerden her an devam edebilirsiniz. birkaç güzel sözle, tekrar tekrar aldanmalarını sağlayabilirsiniz. onlardan özür dilemeniz gerekmez. onlara bütün minnetinizi "üzgünüm" diyerek ödeyebilirsiniz. vefaları nazarınızda, sizin vazgeçilemezliğinizin görüntüsüdür. bunu kendi yüceliğinize yorarsınız. sabrediliyor olunması sizin mükemmelliğinizdir. bir de kendisini başkasıymış izlenimiyle anlatan insanlar vardır, onları da bilirsiniz. hepsini gördüm, hepsini bildim. kesinlikle nefes almayı haketmiyorsunuz. bilmek, rahatlığın felaketidir.


yaslandığım duvarda başımı yukarı doğru kaldırıp, bütün vücudumu sallayan bir kahkaha attım. sokakta yankılandı. yoldan geçen kadın çocuğunun elini daha sıkı tuttu, çocuğunu sürükleyerek benden uzaklaştırdı. birkaç kişi biraz duraksayarak bakıp, yoluna devam etti. aklınızdan ne geçirdiğinizden, aklımdan geçenler kadar, eminim. siz gülün yeter ki, halim kahkahanıza feda olsun. bir yandan kaldırımda volta atıyor, bir taraftan konuşuyordum. yaşamak. yaşamak diyecekler adına. yaşamaktan anladıklarının da daha çok eğlenmek, daha sesli gülmek olduğunu biliyorum. yaşamak daha hızlı araba, daha geniş ev, daha renkli kravat, daha yüksek topuk, daha fazla ilgi, daha güçlü övgü, daha kesin beğeni. kimse, evet hiç kimse, duymak istemeyecek. size teşekkür edecekler, sapmak üzere oldukları yoldan onları çevirmiş olmanızı övgülerle süsleyecekler. sonra varlığınız katlanılamaz bir hal alacak. kimseye huzur vermeyecek söyledikleriniz. kimse daldığı rüyadan uyandırılmayı istemeyecek. bak burada bir hayat var, dosdoğru yaşanabilecek, yetinilebilecek. uyku ömürden götürür diyeceksiniz, kimse dinlemeyecek. herkes mevcudiyetine denk, görüşüne yandaş birini arayacak. tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşını kimse gezmeye çıkarmayacak. zaten kimsenin de tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşı olmayacak. evler, binalar, araçlar mimari bir dışlayışın kanıtıdır. dünya sapasağlamlar için vardır. bu ev diyecekler mesela kaç cepheden güneş alıyor, ama eşyalar bu kapıdan zor sığar, engelli biri buraya çıkabilir mi diye kimse düşünmeyecek. ari bir ırk yaratma fikrine şiddetle karşı çıkacak olan insanlar, körü âmâyla, eli tutmayanı bir bacağı topalla, cahili okumamışla, zengini serveti olanla eşleyecek, herkes sadece kendi çevresinin ari sosyal ilişkileriyle dertlenecek. allah'ım, hiç değilse merakımı bağışla. nasıl, insan nasıl böyle, o orta yerde duran pisliği görür, kokusunu alır, rahatsızlığını duyar da, nasıl herkesin bildiğini kimse söylemek istemez. dünyanın çarmıhına gerilmiş herkes, nasıl olur da hemen kalkıp gidecekmiş gibi yarınını düşünmez.


insanın kalacak yerinin olması gibisi yok, biliyor musun? bunu mekandan ayır, sana zahmet. bir cümlenin içinde ben geçeyim diye, sayfalarca okudum. yere oturdum. ayağa kalktım. dakikaları tekrarladım. zihnimin tavafını tamamladım.



saat altı. üzerinde çiçekli elbisesiyle göründü. koşarak karşıya geçtim. arkasından dolanıp sandalyeye oturana kadar bekledim.
"çok bekletmedim değil mi" diyerek altıma alelacele bir sandalye çektim. şaşkınlığını ardında bırakarak, ağzının kenarından atlayıp ölmek isteyen bir tebessümle "yeni geldim" dedi. geldiği için teşekkür ettim. topuklarına kadar bahar, saçlarında baldan ırmaklar.

gözlerim nasıl dolduğunu bilmez bir halde, nasıl taşacağını şaştı. bırakmadım kendimi. "tam şuraya kuracağın barajla koskoca bir şehrin elektrik ihtiyacını karşılayabilirsin" demedim. kendimi bırakmadım. bir kaktüsü bütün bir halde yutmaya bile hazırdım.
 "elin" diyecek oldu vazgeçti. "nasılsın?" diye sordu.
önce, sigaramın marşını ateşledim.

-nereden başlayacağımı bilemediğimde, hep baştan başlarım-

iyi ki geldin. ben çok düşündüm. düşünen insanın cehennemi, garanti altındadır. es geçmek, irinli bir şehrin, yakışıksız anahtarıdır. şekillenmiş yataklar ırmakların şanıyla anılır. unutulmuş çocukların kapıları, hüzünden bir çarpıntıyla kapanır. yukarı çekmeye gücünün yetmediği, bırakmaya gönlünün elvermediği insanlığı, uçurumun kenarında sahiplenmiş kişi, kolunun acıdığıyla kalır. kendini bulmak, yalnızlığın kefaretidir. sadece sahte bedeller, dil ile ödenir. bağımlılık, insanın kendisine yöneltemediği sevgisidir. kaçmak, korkağın galibiyetidir. hayıflanmak, göze alamamanın kaçınılmazlığıdır. kurnazlık, güvensizliğinin dayanağıdır. farkedilme arzusu, eksikliğin bağırmasıdır. güç, kadın mıknatısıdır. anlaşılmamak, ortada kalmanın bumerangıdır. avuntu, bütün aptalların barınağıdır. gurur, kişiliksizin paspasıdır. unutmak, hafızanın utancıdır. "senden başka", kaypaklığın başlangıcıdır. fikir değiştirmek, insan hastalığıdır. sözünde durmak, karakterin vidasıdır. vitrin, elde edilebilirliğin dışa vurumudur. aşındırılmak, ucuzluktur. anlatmayan anlatmayı değil, seni, anlatmaya değer bulmuyordur. bencillik, açgözlünün dolduramadığı boşluğudur. mutluluk, aklın kusurudur. yaşamak, kıyametin orucudur. beklemek, etin kancasıdır. ve biliyorsun ölmek, biraz zaman alır. bir idealdi. adına ümit etmek de diyebilirsin. mümkündür ki ben güzel bir insan olamadım, güzel bir insanlık hayal etmişliğimle keyiflenebiliyorum ancak. iki kişinin arasında geçip de, dünyanın dahil olmadığı hiçbir mevzu cereyan etmemiştir henüz. lakin iki kişinin elele tutuşmayı isteyip de aradaki koca dünyadan dolayı ellerinin kavuşamadığı da görülmemiştir henüz. bunu sadece sana, sadece bana ya da sadece ikimize bağlamak asla tasavvur ettiğim bir şey olmadı. böyle tıklım tıklım bir dünyada insan, koyacak yer bulamam korkusuyla içindekileri çıkaramıyor. şöyle bir dağıtsaydım hayatını, nefes alacak bir yerin olacaktı. senin yaraların vardı. şu bandajdan biraz artsa, neden bana sarmayasın diye düşündüm hep. artıklardan ümitler büyüttüm. hayret ettim, nasıl dedim, sarmak için yaralarını elimi uzatmışken ben, o acıyı nasıl benden bildin de hesabını bana ödettin. bana geçirdiğin dişi, ömür boyu saklayabilirim. seni asla affetmeyeceğim. özür dilerim. hayır doğru değil, her şeyi başa alabilirim. seni tekrar tekrar sevebilirim.


bana bunu yapmayacaktın.
bana bunu yapmayacaktın.
bana bunu yapmayacaktın.



kılıç gibi, sol tarafıma kemerimin arasına sıkıştırdığım bıçağı sağ elimle hızla çektim.
aramızdaki masayı yan tarafa fırlattım. ayağa kalkıp bıçağı tam göğsüne sapladım.








gökyüzü aldığı nefesi ciğerlerine hapsetti. dünya dönüşüne ara verdi.
vücudunun ilk tepkisi kızarmak oldu. "utanmak için çok geç" demek isterdim.
elbisesinin yüzüme bakan bütün çiçeklerini kırmızıya boyadım.
iki elim kandaydı ve yanındaydım. beni sevmemesi için hiçbir neden bırakmamıştım ona.
bana kayıtsız kalmaması, beni dünyanın en önemli insanı yaptı.
ayaklarımdan başıma kadar kusursuz bir huzurla kaplandım.
cennetten bir bahçe kokusu sardı her tarafımı.
ensemdeki ter, narin kıvrılmalarla sırtımdan belime kadar indi.
kıpırdamadım.










-"cevap vermeyecek misin" diyerek sorusunu yeniledi.
-"kendimi hiç bu kadar kıymetli hissetmemiştim" dedim.


ayağa kalkıp, bütün içtenliğimle kulağına eğilip tükürdüm.
döke döke yaşadığım zamanlarımı toplayarak, kendi peşimden yürüdüm.

2 Mayıs 2012 Çarşamba



büyük ihtimal benim sevilecek bir tarafım vardı. kimse rast gelmemişse, benim işim rast gitmemiş sayılabilir.  size göre de dünya baş döndürücü değil mi? burnun kokuya alışması ve koku almak gibi bir gerçekliğin kendini tekrardan baştan yaratması için bir kesintiye ihtiyaç duyması hafızanın öğrenilememiş çaresizliği değil mi mesela? niye öyle bakıyorsunuz, alıcı bir göz göremediğim gibi sezemiyorum da. yapmayın, bende alçaklık korkusu var. iki muhafızın beklediği iki kapıdan sadece biri işe yarayacak olan kapı ise ve muhafızlardan biri sadece doğru, biri sadece yalan söylüyorsa onlara soracağımız tek bir soru ile doğru kapıyı nasıl bulabiliriz diye bir soru var, saatlerce düşündüm ve istediğim kapıdan yanlışımı seçmeye karar verdim. o zaman şuna cevap verin, on yıl öncesinden kim var hayatınızda ve kimler size kalacak on yıl sonra? sıkmıyorum umarım, farkındayım ki boğucu bir havam var. bırakalım bunları da insanın tarife tutunması diye bir şey var, geçen gün aklıma geldi. tanımlamış olma rahatlığı kullanımı kolaylaştırıyor. her şeyi kalıba oturtunca, hiçbir şey ayakta kalıp yorulmuyor -mezarlık için de ayakta yolcu almıyor derler. insan yalnızca yüz kelime ile düşündüğünü hesaba katamadığından, beynin ölümü böyle böyle gerçekleşiyor işte. o yüz kelimeyi öğrenen, bilgisine o denli saplanıyor ki gözü ulaştığından ötesini görmüyor. bilgisine bakıp kendisini cahilden saymıyor. çerçevesini çizdiği manzaranın dışına çıkmadığı gibi kimseyi de dışarıya bırakmıyor. çitlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok demek isterdim ama adını öğrendiğiniz kitabın, kendinizi özdeşleştirdiğiniz karakterin, ekmeğini yediğiniz yazarın da tahtı muhtemelen sallanacak. horozluğunuz ilgi uyandırıyor belli ki, o küstah tavırların da getirisi vardır illa ki. birini konuşurken örneğin, sırf cümlesini sonuna kadar dinlemiş olmanızı bile kendi yüce gönüllüğünüze veriyorsunuz ne yazık ki.  ama söylemeden geçemeyeceğim o öttüğünüz yer çöplük. asmayın suratınızı rica ederim, latife yaptım. hatta bir de kısa fıkra anlatayım: her şeyin en güzeline layıksın, ama bana değilsin.

canım, biriciğim niye böyle şeylere heves etmekle geçiyor hayatınız? imrenmek insanı felakete sürüklüyor. o zaman düşünüşüm bunun üzerine temellensin. temel dediğime bakma, yarın fikrimi değiştirebilecek olmam ve hiç kimsenin beni bununla yargılamayacak olması ne acayip. değiştim ben. kafka da değişsin. belki bir şatoda oturup fikir teatisinde bulunuruz. teati de ne zor bir kelimeymiş. hissi kablel vuku derken bu kadar yorulmuyorum ya da müteallik hükümlere tevfikan. sence de bu evraklar pek bir gereksiz değil mi? yani yazıya dökülmüş bir şey kazığa bağlanmış bir eşekten farksız diyebilir miyiz? uçsuz bucaksız bir çayır idealini tırpanlamıyor musun sen şu an? her şeyi göz önünde bulunduran biri yürüyebilir mi? sözümü bitirmedim henüz, indir o tırpanı. seninle oturup şöyle adam akıllı iki kelam edemeyecek miyiz? buradan iki kelamdan fazlasının gevezelik olacağı sonucunu çıkartasım geliyor ama çıkarttığım bütün sonuçlar üzerime yük oluyor. mesela geçen gün bir şey olmayınca ben, yumak fiilinin başka bir dile nasıl çevrilebileceğini düşündüm. olur da karşısına yıkamak anlamında bir kelime koyarlar diye kalbim sıkıştı, bunu böyle harcayamazsınız diye bağıracaktım sıkıştığım yerden. aslında benim buraya geliş amacım yedek parça hevesciliğinin yaygınlaşması ve neticeleri üzerine bir söyleşiye katılmaktı. geç kalmadığımı umuyorum. sen de um gözlerini bak sana ne anlatacağım. inan bana. bir yerde insan, karşısındaki yalan limitini doldurduğunda, kendini kandırdığı yalanlardan beslenmeyi öğrenmeli. çünkü kendini kandırmak gerçeğin felaket açlığını yatıştırıyor. bir kere de can kulağıyla dinlesen ne var? diyecektim ki insan seyahat etmeyi değil, bir yere varmayı seviyor. yedek lastik bunun kanıtı değilse, elimde patlasın. bu noktada kendi hazzının garanticisi olan insan da varacağı hedef için her lastiğe göz kırpmakta bir beis görmüyor. lastik kendini yolcuya yoldaş zannediyor. bütün yükü taşıdığın, yüzünü yere sürüdüğün yetmezmiş gibi halin hatrın da tekmeleyerek soruluyor biliyorum. biliyorum ama bildiğim yerden soru gelmiyor. 

ben bir şeye sinirlendim, gerisi çorap söküğü gibi sökün etti. neydi ise o başlangıç, ben o ana dönmek istiyorum, merak ediyorum, neydi başlatan bunu. ben bu karanlıkta sorunun köküne inerim sanıyorsan fena halde yanılıyorsun. peki yanılmak nasıl bir şey biliyor musun? doğru ve yalan etkisini salt doğruluk ve yalanlığıyla sürdüremez. bilinir ki "ben her zaman yalan söylerim" cümlesi doğruluğa dayanırsa yalan olmaktan çıkar, kendisini gerçekleştiremez. doğruyu söylemek de pürüzsüz bir ilerleyişle varlığını şekillendiremez. sırası mı şimdi, beni dinlendiğime dair bir yanılgıya düşürerek sinirimi tepeme çıkartmanın? bana başka seçecek bırakmadınız. bıraksaydınız da dibi kalmış deyip burun kıvırırdım. o zaman şöyle söyleyeyim: ben sık sık iyileşirim. olumlu bakışım bu kadar. ne bileyim taktığım şu şirinlik muskasına bir aminler alaydım en azından, bir sevişler dile geleydi de konaydı şuraya ne var. belki bahar gelir, olamaz mı, olabilir. ama ben baharı falan umursamıyorum. benim canım mevsimsiz sıkılabilir. kimseyi de arayıp benim burada böyle canım sıkılırken, sen nasıl beni aklına getirmedin demem. bunu ahlaktan sayarım. birilerinin varlığı benim yokluktan dem vurmamı engeller çünkü, bunu da sebepten.  derim ki hayır, hayır, kesinlikle benim yüzümden. benim yüzümden bir dokunuş geçecek değildi ya. bana haksızlık yaptınız ama sesimi çıkartmayacağım. ne güzeldik, yalnız ikimiz. hayır kesinlikle sesimi çıkartmayacağım. intihar fikri için, kişinin kendisini değil sevdiklerini cezalandırma yöntemidir derler, ben sesimi çıkartmaya çıkartmaya bilemediklerinden intikamımı alacağım.  efendim benim çölüm serap, sudan sebepler benim gördüklerim. yok öyle yağma ama kucağıma dökülüyorum. efendim bana bir afet. efendim şu zamanlarda sanırım insanların, kendi fikirlerinin canla başla merak edildiğine dair bir inancı var. fikrimi beyan ederek sanrımı kesinliğe dönüştürmenin gururunu yaşıyorum şu an. nasıl söylesem; ses çıkarmazsa insan, kimse yok diye dünyanın üzerine kilitleyip gidileceğinden korkuyor olabilir. ben kimseden korkmam da diyebilir. ben kimseden korkmam mesela, kendimden korktuğum kadar. sizi tabi ihmal etmiyorum, yemlerim hatta, saç kesiminiz harika. ne bileyim belki insanlar bir süre sonra farkında olmadan bir konuşma eğilimi geliştiriyor. çok yalan söyleyen biri sahtelikten, ikiyüzlülükten bahsediyor fazlaca. kibirli adamlar egonun ne kötü bir şey olduğunu anlatıyor konuşmalarında. beyaz giyme tanırlar, seni masum sanırlar.  konuşmanın arasında ben şecaat arz etmek kendini ele vermek değil diye bir mevzuya takılmış bulundum. benim ritmimi bozmayınız.  ne bileyim, ben suç teorilerinden falan, müeyyidenin mutlak  neticesinin ıslah olmadığına dair sosyal gerçekliklerden söz edebilirim. kimsenin bir işine yaramaz, sevmek suç mu dersem kendime taraftar toplayabilirim. işte böyle böyle koyveremiyor insan kendisini. sonra değil mi ki diğer tarafta, insan yaptıklarından değil sadece duyulmasından utanıyor. yine de bunu bir bronz madalyayla ödüllendirebiliriz. çünkü öte yanda goethe diyor ki insanların ne kadar kötü olduğunu görmek beni hiç şaşırtmıyor, fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce hayretler içinde kalıyorum. goethe orada kalamazsın, annen hayatta izin vermez. hem ben misafirden nefret edemiyorum, üzerime bir sorumluluk biniyor. bir de gariptir ki insanların bütün planları uzun yaşamak üzerine kurulu. normal tabi, insanın sevdiklerinin uzun yaşadığını görmek istemesi. peki ya kendi ömrünün uzunluğunu talep etmesi? neyse o da bir başka yazıya kalsın, bana uzun ömür verilsin ki memnuniyetsizliğim hiç bitmesin. 


18 Nisan 2012 Çarşamba


şeyh edebali'nin ömer bey'e nasihatı:

ey ömer;

artık beysin. bundan sonra ütülü pantolon, gömlek, kravat, saçma sapan ilişkiler, ikiyüzlü gülüşler sana, kahkahalar bize.
vicdanına uyduramadığın eylemlerine, eylemlerine uydurduğun vicdan losyonları sürmeler sana, koklamalar bize.
mal hırsına, sahiplik iddiana "rahat bir yaşam" kurdelası takmalar sana, ufuk açmalar bize.
gitcen buralardan, yerleşecen bi köye, domates biber falan, teknolojiden uzak demeler sana, haline gülmeler bize.
sanki yanıbaşındakine elini uzatıyormuşsun gibi uzağı yok saymalar sana, işaret etmeler bize.
birine bir faydam dokunur diye ödünün bokuna karışmaları sana, ayrıştırmalar bize.
kendi isteklerini karşındakinin iyiliğini istiyormuş gibi göstermeler sana, göstergeler bize.
başka türlü yaşamayamazdım'larına, böyle yaşamayı seçtim'li örtüler sana, ütülemeler bize.
kaz gelecek yerden tavuk esirgememeler sana, pilava kaşık saplamalar bize.
bir konuşmadaki tek derdinin bildiklerini dökmek olduğu diyaloglar sana, kopmalar bize. 
kıytırık çıkarımlarına gizli bir hazine, ortalama zekana mucize muamelesi yapmalar sana, hadi oradanlar bize.
national geographic, bale, balo, tiyatro, müzayede, müze, sergiler sana, gideri varlar bize.
kibrini rica ederimlerle, o senin güzelliğinlerle süslemeler sana, çok güzel çıkmışsın demeler bize.  
övgüyü sorgusuz sualsiz kabullenip, yergiyi sen kimsin birader muhitine çekmeler sana, bırakmalar bize.
yazdığın dört satırla edebiyat dünyasına damga vurduğunu sanmalar sana, ayıltmalar bize.
yaptığının aykırılık mı aptallık mı olduğunu ayırt edememeler sana, sapla samanı ayırmalar bize.
kendi zihnine sürekli olarak aydınlanmış kıyağı çekmeler sana, hoş görmeler bize.
fikirlerinden en ufak şüphe duymazken başkalarını sabit fikirli olmakla suçlamalar sana, aklamalar bize.
kendin gibi düşünen iki kişi bulunca saman çöpüne tutunmuş sineği unutmalar sana, deryalar bize.
başkasının filmlerinin, kitaplarının, seslerinin ekmeğini yemeler sana, afiyetler bize.
sevdanın yolları sana, kurşunlar bize.

ey ömer;

ortalama, sıradansın. ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilirsen kapıldığın rüzgarla epey yol alırsın. daima iradene sahip olasın. görme, duyma, bilme, yanlış gördüğünü söyleme. bil ki nezaket yüzlerin en naif maskesidir. hak vermekten çekinme, desteklemekten korkma ki kabul göresin. insanlar vardır, görecekleri minnet duygusunun hazzıyla, alamadıkları karşılık olursa fiyakasıyla avunurlar. insanlar vardır, kendilerine nasıl bir değer biçmişlerse artık, herkese hakettiğinden fazla değer vermeleriyle konuşurlar. insanlar vardır bir kere bile neyi hak ettim diye sormazlarken, neyi haketmiyor olabilirim ki diye kafa patlatırlar. ey oğul sen de az değilsin. 

ey ömer

dostlarının en vefalısı sensin, başkalarına bir iş gelse ilk sen gidersin, verirsin istemezsin, arkalarından tek laf etmezsin, benim ona yaptığımı, babası yapmadı demezsin. bildiğinden eminsin. aklından kötülük geçirmezsin. herkes için üzülürsün, görsen başını çevirirsin. kırılırsın söylemezsin, anlasınlar diye beklersin. kimsenin gözüne bir şey sokmazsın. sadece başkalarının yalancılığını hoş bulmazsın. çok mütevazı bir mükemmellik iddiasındasın, nafile bambaşkasın.

ey ömer

dişini beğen, kaşını beğen, işini beğen, ama başkasını beğenme. 
ayık ol, çekici ol, alıcı ol, kalıcı ol, ama iki dakka insan olma.
akıl ver, tüyo ver, boş ver ama hiçbir zaman emek verme. 
okumaktan zarar gelmez, oku, ama, hepsini okuma.
kibir büyüt, garip doyur,  ama kendine saklama. 
ev al, araba al, çocuk yap sürüden ayrılma.
yaklaş, konuş, sırnaş, ama çaktırma
seslen, terslen ama oralı olma. 
üç tunç tas has hoşaf.

17 Nisan 2012 Salı



ne güzel bakıyorsun demedi tabi ki. duysam şaşardım. ne bakıyorsun dedi, ben patatesi çatalladım. demir bardaktan çay içmeye, ranzada yatmaya, sabah erken kalkmaya bile alışmıştım, nelere alışmam ki diye düşünüyordum. sabretmek gerekiyordu, dişimi sıktım, içimden ikiye kadar saydım.

çocukken hep derdim ki keşke babam başından geçen bin bir  türlü hikayeyi bir gün baştan sona anlatsa da kağıda geçirsem. ben hayatımda bu kadar susan bir adamı hiç görmüş değilim ya, hayale bak işte. ben parmağıma kıymık batsa kendimde tuğla kalınlığında kitaplar yazma cüreti görmekteyim, adam samut küp. vurulmuş birinden bahseden "kalbini avuçlayarak kalktı adam" diye bir mısra var, vurulsa avuçladığı kalbiyle hiçbir şey olmamış gibi eve gelip köşesine kurulacak ve tek kelime bile etmeyecek bir adamdan bahsediyorum, bahsimle ondan fersah fersah uzaklaşarak. böyle suskunluğum asaletimdendir gevşekliğinde değil, taşırım ben hasretin yükünü tarzında. sıkıntısını paylaşmakta cimri, ekmeği bölerken adil. o görmüş geçirmişliğe şahit oldum, "ve mirastan güzeldir babadan kalma öğüt" okudum diye kulak verdim, dedi ki sen bilirsin dersen kavga çıkmazmış. ben on sekiz yaşında eşek cennetine iman ederek, bütün eşekleri boylu boyunca o cennete uzatmak için can atıyordum oysa. yumruğumla birinin suratı arasındaki mesafeyi en kısa sürede en aza indirmek için gösterdiğim gayret bir gün bilim dünyasına ışık tutsun diye ütopyalar kuruyordum. baba öğüdü çok lezzetliydi ama ben tecrübe ettim ki nerede bir şeyi alttan alacak olsan, üstünde tepinmeyi başarıdan sayan bir kendini bilmez mutlaka buluyor seni.

ben ikiye sayana kadar on kere ne bakıyorsun işittim. bu beşe katlanmışlık katlanılamaz bir hal aldığında yemeğini ye diyebildim en fazla. başımı önüme eğip, ellerim yerinde mi diye yokladım. ses kesilmek bilmediği gibi tekrarı gittikçe sıklaştı. şimdi bu telefonda anlatılacak şey değil, yüz yüze konuşalım deyip kalktım sandalyeden. bir yumruk, iki yumruk, üç yumruk. otomatik pilotta yol alırken ben, o yere düşmeye dünden hevesliymiş de duvarla masanın arasına sıkıştığı için nakavt olamıyormuş meğerse.koparır gibi tırnağı etten, kopardılar seni benden mırıldanmaya başladım. aldı götürdüler beni, bir odada müdür yardımcısının gelmesini bekledim. sanki haklı çıksam hak verecekmiş gibi dinledi ve bana üç gün uzaklaştırma verdi. ben müdürle konuşmak istiyorum olur mu böyle şey dedim, müdür gelince yedi gün ceza kesti.

yağmur yağıyordu, üsküdar iskeleye doğru yanaştık, kaya abi atkısının sarkan yanlarını sırtına atıp arabaya bindi. ne var ne yoktan sonra sen niye buradasın diye sordu bana. abim, birini dövmüş de tek kişilik tatil kazanmış diye cevap verdi. niye dövdün, çok mu kıymetli biriydi senin için dedi, öyle sakin, öyle hesap sormaktan uzak. değil diyebildim ve ekledim sür arabacı, aydınlanma çağına. sonra bana bir haller oldu, kimlere ne kıymetler biçerken ellerimi öptürecek kimseyi bulamaz oldum.

o bahsettiğim biraz alttan alsan, kıymete bindirsen de sen yayan gitsen, o eşekler seni eşek belleyecekler teorimde ihtisas yaptım lakin şimdi alttan alttan gülüp, içimden o senin eşekliğin canım benim demek gibi yetiler edinmiş olduğumun da farkındayım.

bu da böyle bir ağrımdır.

9 Nisan 2012 Pazartesi


olsun mu beklenmedik havadis günü, vursun mu neşesi kapısını harabenin.


şurada bir şey duruyor. ben çok oluyorum. ben ne hakla kimleri bana katıyorum. ne katı yorumlarım var, kura çekiliyor, kendimi kupkuru bir duvarın altında ezilirken buluyorum. heyhat, ne nem. ne güzel işliyorum ben bu ağrıyı, ne yüksek düşüyorum basamak eklediğim merdivenden. ne uzak zemin, bu kaçıncı kat, ben buraya kaç tekrardır geliyorum. gelmek üzeredir diye bir eşikte duruyorum, bir titremedir gidiyor ve ben de bir parmağımı uzatıp nispet say kaygı bilsin kuyusunu kaz kendisine yusuf bulsun, ona da tamam zülküf de vursun, diye diye, duyarak ta şuramda -ve kağıdı ve kalemi ve seni bunca sevmeme rağmen- sana son kez yazsam düğüm oluyorum, asılı kalıyorum, sebep biliyorum. bu ne kısa dünya böyle, ayaklarımı dışarı taşmış buluyorum.

sebat et subut bul delil ol kara çal uzat ellerini reis bey uzat diyorum. bu kahkahasızlık fazla demeye kalmıyor, ablam dördüncü kattan düşen çocuğunu yerden kucaklarken orada mı uyuyakalmış yavrucak diye bir soru duyuyorum. gel de koyverme kendini, öl de o mezara sen girme . ben ölmüyorum diye mi yapıyorsunuz bunu, ben oralı olmuyorum diye mi kaçıyor bu ahbaplık. yani ben ölmedim diye şimdi ne var üstüme bu kadar gülecek. anladığım kadarıyla ölmediğim için şahit yazılıyorum şu alın yazısının çatına, anladığım kaderiyle ölmek tabi ki çok fiyakalı lakin ben kendime ölüme uygun renkte bir takım elbise bulamıyorum. bu birtakım sorunlara yol açıyor, çok uzak ben gidemiyorum, dünyalar içre ben hariç bir gazel dökülüyorum.

kafam karışıyor, ben aynı ekmeği bölüşmediğim çocuklarla aynı deftere çiziliyorum. bana kimse sormadı diye biliyorum, olacak iş mi bu durduk yerde. ben nerede duracağımı bilemiyorum. peki icattan sayılır mı bu, dünya gibi dönen bir şeyin üzerinde. dişimden tırnağımdan döşümden gülüşümden biraz sevimlilik attırsam kabul görür mü. han bilsen avuçlarımı da bir an mihman olup konaklasan diyecek gibi dursam, ben sanki bilmiyor mu olacağım bu çalıların etrafında itliğime dalaşmamak için gezindiğimi, ben bilmiyor muyum köşe bucak kendi piçliğimden kaçtığımı. elbette biliyorum, ebed bildiğimin ucunu bucağını, orada sıkışıp kaldığımı, ayıbımla bakışıp sinsi sinsi güldüğümü, elbette biliyorum hay saklınla bin yaşa sen ve ben oradan yine kendi labirentime çıkıyorum.

yazmıyorsun ama farz et ki yazdın, mektup okumakla diner mi hasret görünce şu kadar satır, söylememek için nasıl kıvrandığıma da baktım. mutlu olacak çok şey var diyor, mesela deyince cevapsız kalıyorum. oysa dense ki bunu sana söyleyebilecek birinin nefesi, ikna olacağım. biri bana ruhundan üflesin, nihayet kafa tutabileyim diye kendi tabiatıma, şu derede yıkanayım diye, ayaklarımla toprağa basayım diye, ne heves ne serap. pek gereksiz kaygı. yetti bikesliğim diye bağırarak herkesin ortasında duruyorum. biri şefkatten ördüğü bir sepette bir baş koymalık yer verse diye. merhamet, ağızların iğrenç sakızı mı bir daha bak. ben de bakayım, yolunu gözleyeyim. tam yerine rasathane gelsin gibi diliyorum.


bu kadar eşek şakası yeter. ben hep yerli yersiz konuşuyorum. anlatıyorum ama soramıyorum da ayıptır sorması diye başlayarak, şimdi değilse ne zaman sırası, şimdi değilse ne zaman müsait olursunuz, o şatafatlı esvaplardan, o rengarenk karanlıktan, bu şangır şungur varoluştan ne zaman kafanızı bu tarafa çevirirsiniz. herkesin bir parçası olduğu aksaklıkta kimse kendi dişlisine diş geçirmeyi düşünmek istemiyor biliyorum. canınızı mı sıktım, moralinizin fiyakasını mı bozdum, niye böyle bir anda işiniz çıkıyor, bir anda gitmek zorunda kalıyorsunuz, bir anda çok üzgün, bir anda nasıl beni piç gibi ortada bırakıyorsunuz. içime dert oldu gırtlağınızı da sıkacağım, mikrobunuzu da kıracağım, deleceğim göğüs kafesinizi iyi gelecek açık hava. olur mu öyle şey canım, tabi ki şaka yapıyorum. 

düşün ki ben kitapları beni anlatsın diye okuyorum, benden bahsetsin şu film diye can atıyorum, her arayışım halimin doğruluğuna kendimi ikna etmek üzere. aynı kumaştan dostlar buluyorum, bir başkasında biraz pürüz görsem bütün ormanları yakıyorum, canı cananı nebatı tek kalem darbesiyle haklıyorum. böyle yaşanabilir mi. ben ne zalimim ki yaşıyorum. bunu da kendime bir kusur olarak atfetmiyorum, kendimden başkasını affetmiyorum. hayır senden bahsetmiyorum, kusur samur kürk olsa kimse üstüne almaz diyorlar da ben alkış tufanına bir gemi inşa edip dümenine baş tacı etmek istiyorum. insan kendini gerçekleştirmeli, gemiyle olur, denizle olur, hem de diyor ki seni olağanca hızıyla başkaları gibi yapmak isteyen bir dünyada, ben yaş halimde bak nasıl kırılıyorum.

sıra sıra selviler altında değil de tabi arasıra ben bütün varımın yoğumun bir kulak tıkacından ibaret olmasını diliyorum. sanki ses felaketin en büyük destekçisi ve değil mi ki kıyamet bile buna endeksli. halbuki param da var, istesem alabilirim. ama ben o parayla dünyayı görmemek üzere duvarlar biriktiriyorum, ben ihtiyaçlarımdan manzaralar eşliğinde, öte tarafta, tüm bunların ardında yaşanacak koca bir hayatı kaçırıyorum. nasıl söyleyeyim kimseye ayıp etmeden yokluk özlenir mi, ama gel gör ki ben cebimle olmayan parayla kilometrelerce yolu yürüyebilecek dirayeti şimdi hiçbir karşılıkla alamıyorum, cüzdanım biraz eksilse şen kalamıyorum, yaşayacak gücü bulamıyorum. bunu yapan da varlık. ağız tadıyla buruşamıyorum, başa dönemiyorum. dönüp dolaşıp sen ve yağmur başa dönemezsiniz okuyorum. 

muvazaa diye bir eylem var. tarafların aslında yapmak istemedikleri bir işlemi üçüncü kişileri yanıltmak amacıyla yapmaları ya da yapmak istedikleri işlemi bir başka eylemin arkasına saklamaları. bunu her yerde öğretebilirler. peki iki insanın birbirini, her ikisinin de bildiği gerçekleri gizleyerek, görmezden gelerek, hem de ortada üçüncü kişiler yokken, bambaşka şeyler söyleyerek yanıltmalarını kim açıklayacak. ben bu konuya niye girdim bilmiyorum ama açıklayabilirim. ol hakikatte o zaman tasvirin kaymağını kim yesin, harabe derim, virane derim, ölüm derim, ayrılık eklerim ki bunlar bir insanı haklı çıkarmak için yeter de artar. işbu çırpınış demişken boğulan birinin el sallayamayacağını biliyor muydunuz, peki ya boğulmanın çok kısa sürdüğünü, pek sessiz gerçekleştiğini. ol sebepten çölün ortasında serap olsa gerek, yalancı çobanlar boğuyorum. 

bir yalnızlık düşün ki terbiyeye davet edilsem gideceğim. yalnız mı telaffuz ettim, o senin kimsesizliğin. bildiğim bir şey varsa, o da bildiğim hiçbir şeyin işe yaramadığıdır. ben bildiğimin bir faydasını görmedim, gören olursa insaniyet namına not alsın, kayda geçsin. hepsi hepsi uluorta insan neyi kendine dert ettiğiyle insandır diyebiliyorum, sesime bir yankı bulamıyorum. hani ben heybetinden yanına varılmaz dağlarda kin güdüyordum, sebep otlatıyordum. oluyor mu işte böyle ortalık yerde yar koynunda bir çift sunadan ben uçurumlar biçiyorum. kendimi çok biçimsiz buduyorum. biçkisel hayata yaptığım katkılardan dolayı, hiç mi vicdan yok sizde, biraz da mı özlemediniz yani beni, bir plaketi yok mu görüyorum. kavramak zorunda kaldığım, ben ruhumu pratiğe dökemiyorum. diyorum ki sen orada kendi güneşliğinle nasıl üşüyorsun, bak ben nerede kuruyorum. 

hanımefendi siz kendinizi ne sarıyorsunuz?


19 Aralık 2011 Pazartesi






ne çabuk yarın olmuyor sevgilim.

senin gökyüzünün kuşları
onların seslerinden yastıklar
baş koymaya, ömür vermeye 
taptaze uykulara gebe
yüzümün ikliminde duyuşları çağırır.
gömdüğüm yerde yüzümü
senlik hatırlayışlar, serin suların senin
toprağın, bereketin, yaprağı gülüşlerinden ağaçlar
yeşeren ne varsa senden 
beni yatağında ağırlar. 

ben bahçenden kokularla
saçlarını örüyorum senin
ellerimin ulaşamayacağı bir gerçeklikle
omuzlarından omuz beğenerek öpmelerime
mırıldanarak hevesimin sözlerini
istersen kısılsın sesim
gök hırpalansın, bir çağ kapansın
dile benden, ne dilersen
hatta ellerimi tam bileklerinden
budayıp, yeter ki ellerine ekle. 


sabah olunca sonra, yani senli bir bahar
yetişecek hiçbir şey yokmuş gibi
bir ömür daha uyuyayım ne var.

9 Kasım 2011 Çarşamba


hiç. 

"söylediklerim aslında söylediğim gibi değildi" diye bitiyor hikaye. 


kumbaranın açılmasına çok az kalmıştı. sonra hüküm.
elbette dedim, anlıyorum. tabi ki, sonuna kadar haklısın.


yurttan sesler korosunda sesim çatlıyor. giriş çıkış saatleri, saat aralıkları sıkıntı veriyor. bazı geceler bir uzatsam şu gövdemi dümdüz ovaya her şey geçecek gibi geliyor. en fazla sudan sebepler türetebiliyor ve iki avuç su için dayıyoruz yangın merdivenini gece yarısı göğe. uçmak için elverişli olsa da yangın merdiveni, iş düşmeye gelince merdivenin birinci katta bitiyor oluşuna hayıflanıyoruz. o yükselikten atlamak aksayan bir his katıyor insan bacaklarına. yaz kış fark etmiyor, akşam olunca hava serin. önünü kesecek hiçbir yükselti yok, ister istemez muhatap oluyoruz rüzgarla. otlarla yapma çiçeklerin, bölük pörçük toprakla asfaltın, ne şehir olabilmiş ne kenarda kalabilmiş beraberliğiyle kilometrelerce yürüyoruz. işe yarar hiçbir şeyden bahsetmediğimize eminim. bu sefer bir acemiyi de arkadaşın ısrarıyla yanımıza alıyoruz. bütün ışıklar ölü, otogarda uykuyla uyanıklık arasında, istekli isteksiz çalışan adamların "buyrun" deyişlerine doğru gidiyor yol. iki de bir "ya farkedilirse" diyor. duymamaya çalışıyorum, konuşmaların arasına giriyor tekrar tekrar aynı soruyla. bu kadar endişe bir çorba içmek için heba edilmemeli, ihtiyacın olur, sakla birazını diyemeyince "artık farketmez" diyorum, "çıktık bir kere". hızlı hareket etmiyoruz, her şeyin yatay olduğu saatler, dikey her şey dikkat çekiyor. değer veya değmez hesabı yapmıyoruz. oradan çıkabilmeyi istemek, çıkabilmeye cesaret göstermek, çıkabilmek ağrı kesici gibi. bir süre sonra her şeyi bununla bastırmaya çalışıyoruz.

-olur da polisle karşılaşırsak yurtta kaldığımızdan bahsetme.
-neden abi?
-çünkü saat üç.
-fena mı abi, belki bizi polis otosuyla bırakırlar.
-sen beraber çorba içtiğim en zeki adamsın.

ilaç etkisini yitirince sorgu başlıyor. ne olacaktı ya? neyi duymayı umuyordun? bu böyledir. imkansıza methiyeler dizmeden, heves etmeden, peşine düşmeden duramıyor insan. kendine el ediyor, olur veriyor. insan kendisini iknaya ne kadar yetenekli. olacak iş mi dememek için ne kadar gayretli. binlerce sebebe kör iken, bir ihtimale ümit bağlamaya ne kadar hevesli. şu azığımıza bak. azık deyince hemen metal sesleri. her şeyi donuklaştırıyor. çatalın, kaşığın, bardağın, masanın, sandalyenin metali. evet demir vücuda iyi geliyor ve yıllar sonra bir gün masa devrilince biri rütbesini konuşturuyor kalabalığa dönüp, icadıyla övünür gibi: bunlar niye metal anladınız mı şimdi?

yurdun olduğu sokağın çocuklarıyla hafta sonları ahbaplık ediyorum, çoğu ilkokul çağında. akıllarına ne gelse anlatıyorlar, yerinden hiç kıpırdamayan o siyah arabadan dolayı endişeleniyorlar, her biri kafasına göre bir hikaye yakıştırıyor ve çıkarımlarına çocuk elleriyle alkış tutuyor. metin sekizinde, metin'in mavi kazağı hep pantolonunun içinde, pantolonun paçaları gelmiyor bile bileklerine. aklına ne zaman düşerse o zaman odama geliyor, beraber matematik çalışıyoruz. parmaklarını sayarken tespihini bileğine alıyor. işaret parmağıyla kafasını kaşıyor. metin parmaklarını topluyor da bir türlü hesabı tutturamıyor.

-metin, sekizle altıyı toplayınca on üç ettiği nerede görülmüş?
-abi, parmaklarım öyle söylüyor. 

seni katlayıp şu dolabın en güzel yerine koyayım da saklan, kal orada diyemiyorum. bahçede adımlarımızı birbirine ekliyoruz. ne güzel aylaklık. anlatıyor, soruyor, kahkaha atıyor, ciddileşiyor. uzak mı buraya abi orası diyor. otobüsle sekiz saat metin diyorum, bana arabayla ne kadar sürer onu söyleyeceksin diyor. ensesine patlatıyorum tokatı. biraz sonra, ne iş yapacaksın yani abi, anlamadım diyor. mesela biri sana sokakta haksızlık yapsa yanında olurum metin, savunurum seni, öyle işte diyorum. bu iş için para alınmaz abi diyor. ah şu düşmediğin çamura, şu kirlenmediğin dünyaya nasıl gıptayla bakıyorum. sefer sefer bahçelerine misafir olayım istiyorum. yoruldum deyip duvara sırtımı yaslayıp oturuyorum. bir eli omzumda, gözleriyle dizimi kurcalarken, babam diyor abi, motosikletle kaza yaptı ama biliyor musun ölmedi. onu hastaneye götüren ambulans kaza yaptığında öldü. bu ani frenle ön camından fırlayıp dünyanın, boşluğa düşüyorum.

/pılımı pırtımı toplayıp ortalıktan kaybolmak isteyen bir adam oluyorum. her şeyi tane tane, yalnız kaldıkça ince ince işlemişim. bir kez olsun hesap yapmadan, ne olacak demeden, ne derler diye düşünmeden, evet huzuru isteyip, belki yalnızlığı da ve hatta perişanlığı da göze alarak, belki yokluğumun acısını da çekecekler ama dostlarım gittiğim için siz bir parça kahrolmayın diye, ben hep paramparça kalıp kahrolmayı göze alamadım diyerek, anlayacaklarını umarak. biraz soğuk, biraz tren garı olsun, her şey sussun isteyerek./ 

üzerinden asırlar geçmiş, binlercesine tanıklık etmiş gibi gözleri. bu nasıl bir kabulleniş, bu nasıl bir dinginlik?  yaslandığım duvara gömsünler başımı da gözlerimi görmesin istiyorum. metin sekiz asır yaşında. sesimi boğazımın duvarlarına çarpa çarpa, metin diyorum üzme beni. ben üzmem abi diyor, başkaları üzmüş seni.


insan yalnızlığından değil, yalnız bırakılışından şikayetçi. pişman olmaya sebep bulunmuyor, bir kişi bin pişman ediyor da, bir başına bir kere bile olamıyorsun. işte ben böyle uzak bir şehirde otururum, belki bundan böyle. belki bundan böyle ben hiç kıpırdayamam. milyonlarca sese karışırım. apar topar evden çıkmak, apar topar eve atmak için kendini, denizin karnını yara yara, yara bere, iki yakası bir araya gelsin şehrin diye bunca ilmek. ne çok efendi, ne çok köle. yağmurda şemsiye ölüleri. balık kokuları güneşli havada. hemen geçiyor burada her şeyin sarsıntısı. her şeye alışılıyor. nasıl arıtmıyor su, nasıl aratmıyor gelen gideni, nasıl hayret vermiyor hiçbir şey. bezginliklerimizin üzerinde kıyafetlerimiz örtülü. gözlerimizde demir parmaklıklar. dünya paramparça, her yan kesik. karmaşa bitmiyor. kimse dönüp bakmıyor. şuramıza kadar geldi. orası neresi. binalar dolusu yıkım. işte böyle. yetmiş yaşında osman bey, sabah karanlığında işe gelip, karanlık çöktüğünde çıkıyor işten. iş işten geçmiş oluyor. göz gözü görmüyor. sabah olsun bakarız. görünmüyorsun ne zamandır. zamanı mı şimdi? şimdi değilse ne zaman? düşündüğün gibi değil. vazgeç artık. kim inanır? üşendiğin kadar varmış. hiç gereği yok. biraz alsaydım. az kalsın oluyordu. gereksiz mi oldu? her şey eksik bunda. bunu alabilirsin, kalsın sende. ne çok var varmamıza, ne çok. kimsesizliği bile saran nice kimsesiz var, senin kimsen yok.

eski bir binanın en üst katı. haliç'i gördüğünü varsayıp bir kere bile bakmayı düşünmüyorum. masanın diğer ucunda oturuyor. bir daha nasılsa lazım olmaz diyerek bütün tanışmalara isimleri dinlemeyerek başlıyorum. merhaba.

-benden iyisi şam'da kayısı.
-kayısı sevmem zaten.
-o halde tek seçenek ben kalıyorum. 

kendime bir seçkinlik atfedecek olsam kendimi affedemiyorum. kaldığımız evin perdeleri hep kapalı. dünya yok. başka bir aleme inşa edilmiş gibi bu ev. saat yok, gün yok. iki bardak için iki çay kaşığı kahve, bardak başına iki şeker, orta. az şekerli için bir, şekerli için üç. kaynayana kadar kalacak ocakta. anlaşılmıştır. bir kahve ve kırk yıl hatır. eline sağlık, beni dünyanın en mutlu adamı yaptın. şimdi şu kibriti yaksam, yanışını görmek değil de parmaklarım arasında bitişini hissetmek acı verecek. öyle değil mi? susarsak olur sanıyoruz. konuşmazsak geçer gider. bir bakıyoruz aramızda ölmek üzere olan bir çocuk yatıyor. geleceğin gırtlağını kesmemizi müteakip bir çocuk gömüyoruz, kefensiz. umutlarım ıslanmak üzere. bozuluyor sessizlik. 

onun mutluluğu. bu değil.
sen beni bu anlamda mutlu edemediğin için ve bir şekilde bunu hak ettiğimi düşündüğün için başka biriyle bile olsa. hissettiğin belki bir tür rahatlama ama mutluluk değil. bundan mutlu olamazsın. neyse, bunları çok konuştuk. artık geriye bakmamaya çalışıyorum. bakmamam da lazım. yaptığım şeyden eminim, yapmak üzere olduklarımdan da. olan oluyor işte. sadece düşününce garip geliyor. mutlu olacağını düşündüğün yol bir zaman mutsuzluğun oluyor. mutsuz olacağını düşündüğün için vazgeçtiğin her şey  hayalin. lazım değil, düşünürsün sadece. gereklilikten değil de düşündüğün için işte. olmaması lazım mevcut durumda, istediğimi seçtiğimi düşünürsek, hayattan ne beklediğimle orantılı davrandığımı hesaba katarsak bir sıkıntımın olmaması lazım. karar verdiğin anda yani bir yol seçiyorsun kendine. sadece aşkta değil, her şeyde. ve bir süre sonra seçtiğin her şey yanlış, seçmediğin her şey güzel. ve vazgeçtiğin her şeyden pişman oluyorsun. pişman olmamak lazım. lazım işte.  pişman olmasan zaten lazım demezsin. elveda. 

aklım bıçaklara gidiyor. bu tamamlanamamışlık beni kaldırıp arşa, vuruyor yere. dökülüyor içimin sıvaları. çürük kokusu bırakmıyor burnumun yakasını. alelacele çıkıyorum. kusmam lazım, cümlelerimi toparlayamıyorum. kaçırsam aklımı, ne fidye ödeyen çıkar, ne peşinden koşan. düşürsem şuraya, peşimden getirecekler belki. kurtulmam lazım. ayaklarım beni sürüklüyor. ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum. zihnimden hiç geçirmiş değilim. yokuşun sonundan sağa sapıyorum. ellerim nasıl kirli. buharlaşan camından içeri bakıyorum. sığınacak tek yermiş gibi. her şeyi buraya bırakıp çıkabilecekmişim gibi. içeri giriyorum. küçücük bir yer burası. üç-beş sandalyesi var, birkaç da masa. köşeye geçip oturuyorum, okunmamaktan sararmış kitapların hemen altına. ne kadar öylece kaldığımı bilmiyorum. çayını ocaktan alıp geliyor yanıma. rast gelebilirsek konuşuyoruz. bir kere bile sözleşmiş değiliz, orada buluyoruz birbirimizi. söze giriyor, söze giriyorum. çok nadir konuşmanın başındaymış gibi yapıyoruz. bazen ayrılırken ancak soruyoruz birbirimize "nasılsın" diye.    


-nerelerdesin sen?
-sıkıştım kaldım, sorma. sor manasında sorma diyorum yani. zaten nerede birisi sorma diye cümleye başlıyorsa, bil ki böyle. annem babam beraberler şimdi. onlarla uğraşıyorum. gitsem sıkılıyorum, gitmesem yine sıkılıyorum. 
-baban sabit ikamet sahibi mi oldu? 
-yani sayılır. yine seyyar ama biraz eve de alışır umarım.
-adamı niye yerleşik hayata geçirmeye uğraşıyorsunuz yahu?
-geçiremiyoruz. babam sokak sakini benim. damı asuman olmayan yerde yatmam diyor.

...

-şiiri biliyor musun? 
-hangisi?
-"köleler gölgeleri özlerdi, ben utanırdım sana biriktirdiklerimden"
-kimin şiiri?
-faris kuseyri.

...

-insan tehdit altındayken onu korunmasız duruma sokan kişiye ilk neyi sorar ?
-çoluğun çocuğun da mı yok diye sorar.
-hayır, kimsin diye sorar. ben, "senin kardeşine böyle yapsalar hoş olur mu" diye sorarım. saati de sorabilirim, "sigara var mı?" diye de sorabilirim. hiç tehdit altında savunmasız kalmamışım anlaşılan.

...

-kadının biri orospuymuş afedersin, o öldürürmüş gerçeğiyle. benim gerçeğim kendimi öldürüyor sadece 
-senin neren gerçek be?
-biraz gerçek. asıl senin neren gerçek? 
-ele gelir yanlarım var. 
-"ölümle gerçek birbirlerine benzer. gerçekler de insanı öldürdüğü için ölüm gibidir. ben bir insanı öldürdüğüm zaman, onu bıçakla değil, gerçekle öldürürüm. bu yüzden korkuyorlar; beni yok etmek için bu yüzden acele ediyorlar. bıçaktan korkmazlar. onları korkutan gerçeğimdir " ben ele almadım, bilemem. dişe dokunurum ben de.
-hah şöyle, insan kendini bilmeli. 
-"düştüm ibret aldım kalktım unuttum" benim için sen bu cümlede gizlisin. biliyor musun:
"korkmuyorum artık solmaktan 
solmaktan ve solgunluktan 
gelmişim nerelerden böyle 
kurumuş bir dere yatağı gibi 
ya da pek kurumamış da 
baygın, hasta ya da cançekişen 
çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında 
ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini 
yorgun düşerek taşımaktan 
ve ne çıkar ayırmasam kendimi 
suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan" 
-kim demiş? 
-ben ruhi bey. ve  "ve uzak bir varlığa konuştuğum doğruysa ve eğer bugün olabilirlikler bulutuyken yarın gerçekliğin yağmuru olarak yeryüzüne yağarsan - şunu asla unutma ki kutsallığın, hayalimde doğmuş olmandan gelir. hayatta daima yalnız bir adamın düşü ol, bir aşığın sığınağı olma sakın." canım sıkılıyor benim. alıntı yapıp duruyorum. geç olmuş. çekirdek çitlemek ve evde çıplak dolaşmak istiyorum.
-ne engelliyor seni?
-sen. özel şeyler bunlar. ayıbın yerini özel aldı.
-hiç bir şey için geç değil, ölüm dahil. 
-öyle mi dersin? bilemedim. 
-tabi. tam zamanında öleceksin 
-her şeye geç kaldım diyerek battım ben oysa. sen şimdi umut gibi hiçbir şey için geç değil diyorsun. benim bugün dürüst olmam gerekiyor. ben anlattığım kişi değilim. kurmacayım. 
-kim olduğunu çıkaramadım evet. 
-zaten artık kimse olmadığım için bütün yorgunluğumu, bütün paylaşamadıklarımı tanımadığım birisiyle paylaşmak rahatlatır sanıyorum. 

...

-ay bile tutuluyor, ki üstünde ot bile bitmez, bizi tutan yok.
-dinamitlik yapma, elinde patlayacak her şey bir gün. seçmek zor şey ama rahatlatır.
-karar kılamıyorum. 
-karar kıl ama kararında kıl, abartma.

... 

-"ankara'da aşık olmak zor iki gözüm" demiş miydim? 
-demesen de bilirim, ben denedim de gördüm. 
-neticeye ne zaman varıyorsun?
-varmak, geri  gelmek. netice yolunda olalım yeter. "soluk koşarken alınır". küfretme.
-bana bölünme problemi örneği gerek. 
-ekmek bölmek olur mu?
-ekmek bölünürken ses çıkarmaz, tam da istediğim örnek.
-hiç şefkat hissiyatının, aşk ya da muhabbetten öteye geçtiği oldu mu sende?
-hiç geri kaldığı oldu mu diye sor bakalım.
-dünyanın başka yerlerinde, başka başka insanlar aynı şeyleri aynen yaşar. ben buna inandım bu hayatta. sadece simalar değişir. bu benim tecrübem.

...

-ben ona diyecektim ki bildiğin gibi değil ama anlatamazdım biliyorum. 
-bak, ben sana bir şey söyleyeyim mi? benim hayatımdaki en büyük burukluklarım, bir kadının hayatından hayal kırıklığı olarak geçip gidince yaşadıklarım. bu bir çeşit tufan, bir çeşit taş yağması başıma. insanı incelten her ne varsa; ardından tedirginlik, hüzün, sitayiş, acı. kitaplar, şiirler, ince adamların derin lafları. yakılası şeyler işte. hepsi çok bencil çok. hem de bilerek yapıyorlar, bir yerlerde birilerinin kendileri gibi olması için yapıyorlar. 
-"ey şair, ey dilenci. kanatsız, mızmız, sözün köpeği"
-ben dünyaya yine gelseydim, acaba bu şekilde mi yaşardım bilemem. 
-"bir daha hangi ana doğurur bizi" diyor ahmed arif. 
-ah ulan ahmed arif. serçe parmağımın kalınlığı kadar bile değil yazdıkları ama işte bak halini değiştiriyor.

...

-ne zamanki "alır seni kaçarımlar" bitti, "benimle gelir misin?"ler başladı, o zaman çıktı dünyanın çivisi.
-onlar daha iyiymiş emin ol. neye sevdalandığını, neyi istediğini daha iyi biliyorsun. çokça geniş bir dünyan olmadığından rahatsın, geniş taleplerin yok. mutluluk daha yakın ve ulaşılası. ama artık piç oldu hepsi. 
-"bak, çöpçüler bu geceyi de piç edip süpürdüler"
-bak, bütün kadınların bana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ben. hepsini ancak benim anlayabileceğimi ve huzur verebileceğimi. anlıyor musun? "sine hahem şerha şerha ez firak, ta biguyem şerhi derdi iştiyak" iştiyak ve aşk derdimi anlatabilmek için sinesi paramparça adam isterim diyor. bunu ilk okuduğumda ağlamıştım anlamaktan. sonra da anlamıştım ağlamaktan. "insan aklı kolaya kaçmakta ne kadar esenliklidir" der ibni sina. sonra bak ikbal ne diyor "hestem eger mirevem, veger nerevem nistem" gidersem varım, kalırsam yokum. pislik durunca bulaştı bize. biz unuttuk gezmeyi. benim bu konuda aklım ve dilim dertli ve doludur. dil de kalp demektir işte. 
-kalbimiz dursa yaşadık desene.
-durduracak kadar yaşayansan ayağını öperim. "aşk arzunun gözüdür" der plotinos. 
-nereye bakarsan, öyle yakar mı demek istemiş? zıvanadan yeni çıktım, üşütmesem bari.
-bak sana bir şey söyleyim mi? augustinus şöyle dua edermiş "tanrım bana iffet ver. ama şimdi değil" samimiyet bu. tüm edepliler, edepsizliğin tadını iyi bilenlerdir. rahat ol, hepimizde aynı sancılar.

... 

-çoğu zaman çok sıkıyorum sevdiğim elleri ben. insan bir aşıkken canavar olsa bazen doya doya. ben mesela isterdim bunu bir defa. 
-akşamdan aklıma taş kaçmıştı benim. şimdi şöyle yuvarlanır cümle. bugün dediğimiz şey, insanın benliğiyle olan alakasını koparırken, öte taraftan da ben'ine döneni büyük bir uçurum önünde araf halinde bırakıyor. bir bölünme hali yaşanıyor kısacası. öyle mi olayım, böyle mi? ama insan elinden benliğini de bırakamıyor, zira bir defa farkına varınca elden de çıkmıyor. o yüzden farkındalık bir hastalık hali.


sabah bir bahçede açıyorum gözlerimi. tepesinde gök, göğünde bulut. kafamın içinde "waiting for the miracle" çalıyor. biliyor musun kendi penceremizden algıladığımız şey sadece bize göre gerçek ise ya da bizim gerçeğimiz saydığımız algıladıklarımız ise dünyada olan biten her şey yok sayılmış olur. insanı kendisiyle baş başa bırakamayız diye düşünüyorum. bu bizim insan olmamız tamlamasına aykırı olur sanırım. ya da şöyle olsun: kendi algımız dışındakileri yok saymak vicdandan soyutlanmayı gerektiriyor. rahatı bulmuş herkes kendi algısına sarılarak, dışında olan her şeyi değersiz kılar. bu da beraber yaşamanın, bu dünyada varolmanın anlamını kaybettirir. demem o ki; gülüşün ne güzel. 


uzak bir şehirdeydim, günleri birbirine eklersem bu mesafe kapanır gibi geliyordu. benim iki kolum da yoktu. bir gün diyordum elele tutuşabilecek miyiz? "olacak hissi girip yerleşti içime" diyordu. yağmurda akşam oluyordu, koşarak girdim istiklal caddesi'nden içeri. bütün yüzlerde arıyorum. bakarken insanlara, artık ne kaldırım taşları altında kum olduğunu, ne de sokakların denize açıldığını düşünüyorum. adına insan denen bu kan emici, bu acıyla beslenen aç gözlü, bu gözyaşıyla büyüyen diken, insanlığa dair hiçbir umut bırakmadı. size, ettiğinizi çekesiniz bile diyemiyorum. bunu anlayabilecek kafaya ve hissedebilecek ruha sahip değilsiniz. kahretsin ki sayınız, rezilliğinizden daha fazla. lanet olsun ki bir kere bile sizden başka herhangi bir insana yaşama hakkı vermediniz ve bunun değişebileceğine dair hiç umudum yok. ne yapalım. yattığı uykusu mutlu bir sabaha ayarlı bir çocuk olalım. bir gün dayatılmış ne varsa yıkıntısının üstünde, birbirimize bakarken bunu milattan sayalım. ankara'ya yağmur yağacak olsun ve bir gecenin "kalbimin atışını dinleteceğim sana" diye başlayacağına inanalım. 

11 Ekim 2011 Salı


abi selamlar.
adını verip kitleleri peşinden sürüklettirmeyeceğim.
peşinen yine söyleyeyim mi? dünya çok boktan bir yer.
başımın ağrısı tavan yaptı, sormuyorsun.
bir de birisi. ve de


üç metrekare bir yerdeyim, annemin haberi yok.


bir tavır ortaya koymaktan bahsedecektim. es geçmek hastalığına tutulduk.
neyse boşver, bana ne anasını satayım diyoruz. bana ne abi? koymayacağım ortaya bir yazı,
koymayacağım ortaya bir tavır. hep yorgun insanlık, bunu da umursamayacağım.


üç metrekare bir yerdeyim, annemin haberi yok.


sabah çok erken uyanıyorum abi, hiç uyumuyorum.
çok erken abi, uyumaya fırsat olmayacak kadar erken. koşturuyorum, benim olmayan bir hayatın
içinde, benim olmayan bir tavrı koşturuyorum. eyvallah diyorum yüzlerine, eskiden olsa boku yedin sen derdim.
hiç uyumuyorum abi.
çok erken uyanıyorum.
zeminle bir yatıyorum abi, zeminde kir.


terlik giymekten utanıyorum, kirli elbiselerimden utanıyorum. korkumdan kokamıyorum bile abi,
anlatamam. afedersiniz diyorum hanımefendi, nefretinizi içime düşürdünüz. siktir git diyemiyorum.
özürler ardı ardına.
çayı çay gibi içemiyorum, kahrolsun fincanlar, kahrolsun kahve falları.
iletişim aldı başını gitti diyorlar ya bak sana ne diyeceğim.
sormuyor kimse, herkes adisyonlara bakıyor. bunu anlatmalıydım abi.
insan kağıtla, evrakla nasıl muhatap olur anlatmalıydım.
ama bir de birisi.


ah kim dinleyecek. ah kim.
klimayı aç, söyleyeceğim.
çekip gitmeyeceğim abi. ağız dolusu küfredebilene kadar bekleyeceğim.
o imzayı kıçına at diyeceğim, kağıtları burunlarından yedireceğim.
bekleyeceğim abi. köpek gibi yapacaksın diyeceğim.
biri bunu söylemeli, bak parmak kaldırdı alemin kerizi.


ne için bunu soracağım abi. ne için karışıyor gündüzüm geceme?
ama ah işte o birisi.
söylemiş miydim abi?


üç metrekare bir yerdeyim annemin haberi yok.


ama abi ahdım olsun, annemi birgün üzeceğim.
korkağın anası ağlamaz oğlum diyecek, dinlemeyeceğim.


bir de birisi abi. taptaze. ötesini söylemeyeceğim.


sen iyi misin?

18 Eylül 2011 Pazar

kırılan daldan medet
umacak değilim ya ben
koluna taktığın sepet
ten kokusuna da kırılacak değilim.

anarak bir kıvrımın
susayışlarda bıraktığı hengameyi
ıssız adaya düşse insan düşünmez elbet
üçü beşi.
serap diyorlar
koynunda kunduzların leşi.
nereyedir bu gayret
mesela bu rota kaçı gösteriyor
abaküse gelir mi samimiyet
hamel, itiraf et
kitapların kalınlığında bir tuğla
düşse mesela gökten
uyandığında koşarak çıkmaz mısın
buruşuk o yerden.

koskoca bir ağrı kuşandım
şimdi gidilecek bir deva kalıyor
geriye gelmeyi düşünmüyorum
çünkü hayat yaşarken çok vakit alıyor

dedim bu dünyanın ters yöne körelişi
bir korluk var bunda evet
ya yanarsa bağ,
beni bilinmezlıkle sızlatan
dedi sen bunu al
ölülerin ulaşamayacakları bir yere ko.
dedim nasıl olur
nasıl bulur arayan hevasını
öyle güzel susuyor ki
sessizlik sıkıntı vermiyor
dedim manyak mısın
dedi hayır demeye dilim varmıyor.

13 Eylül 2011 Salı


size de oluyor mu aynısı?


sık sık. gerçi sıklık nedir bunu insan kavrayamıyor. insan aklının karışık olmasına şükrediyor ne acayip. bir haftaya yedi gün çok mu mesela? bu bir sıklık sayılabilir mi? dört mevsim sıkıntı veriyor, hem de iki bahara rağmen. bir de -bahar hem sensiz hem yatalak geçiyor-, saymak, virgül sarfiyatına neden oluyor demiştim hatırlıyor musun? hatta bu virgül sarfiyatına neden oluşluk’tu tam olarak. iyi kavramını aynı potada eritmek için bir abaküse elma-armut toplayıcı eklenmeli bence. sık sık abaküs deyişimde bir hesaplanamayışlık var mı bunu da düşündüm. kullandığımız kelimeler bizi ele verecekse, en basitinden yardım ve yataklıktan yargılanmalılar. mesela çakmağa gaz doldururken yanan birini, salt bununla anabilir miyiz? oluyor öyle şeyler. bir kere belki de çok kere, tenimi sıyır üzerimden, eziyetin ortasinda utangaç bekleyeyim derken, bunun varacağı yerde insan kendi sorgusuna bilmediği yerden soru soruyor. çay iyidir mesela. bunlardan sallandıracaksın iki tane, bak bir daha elin üşüyor mu? ne diyorlar ona, ikame edilebilirlik. bence ikame edilebilirlik insani değil, ticari. arz ve talebin esnekliği. nev’i diyorlar. bulgur gibi. oysa antika öyle mi?


neden?


bak konu merak olunca, ve filmde geçtiği gibi "maskeli birine kimsin diye sormak- yani, insan mantığı itiyor, mantı tabağını bir kenara bırakıyor. 


yaprak taşıyan karıncalara imreniyorum ben ve benim için kanguru en içli hayvandır.


serçeler yarın ne olacak diye düşünmüyor, kanattan mı sandın bu özgürlük?


mesela "yerin hazır" iyilik belirtir ama "yerini yapmak" kötü bir deyimdir. kimyayı sevdiğimi bilebilseydi insanlık. 


en çok "ne çok şey söylemişim" diyorum da bir kere belki de yıllar önce "nedir kelimeleri böyle zihnime bölük pörçük düşüren" de demiştim. bölmek bir elmayı çoğaltmaz sanıyorsun, bunu matematikle açıklamaya bile kalkarsın. 


"bunda şaşılacak ne var" kirli bir cümledir. bir kere alışmak kötüdür, en çok burnuna hayıflanmalı insan belki de ya da bu duyuya.


bana çok acayip geliyor, buyur ediyorum tabi ki. kapıyı çalmadan açıyorum hem de. hissikablelvuku bir arşiv vakası olarak hatırlanıyor ve. resme merak saldım demiş miydim? şema çiziyorum, hem de bir diğer musluk boşaltmıyor içini.


şöyle düşün, örneğe girecekken aklıma geldi; hayalgücü diyorsun da suyu bildiğin için okyanusa ulaşabiliyorsun.


mesela görüp geçtiğin, belki yüzüne bile bakmadığın nicesi, yani diğer taraftan birinin, yüzünü görmek için can attığı birisi. kantarın topuzunu kaçırmak istemezdim.


yani nedir, insan özlemenin ululuğuyla mı avutmalı kendini, yoksa bahtsızlığına çatmalı? kendini pek çok insandan üstün görsen de görmek istediğin birini gören ve neyi gördüğünün farkında olmayan ve adına sıradan dediğin herhangi biriyle kendini kıyaslamak durumunda kalıyorsun.  


"neden" daha başlarken bir kalıba sokmaktır, yol göstermektir, çerçeve çizmektir.