17 Nisan 2012 Salı



ne güzel bakıyorsun demedi tabi ki. duysam şaşardım. ne bakıyorsun dedi, ben patatesi çatalladım. demir bardaktan çay içmeye, ranzada yatmaya, sabah erken kalkmaya bile alışmıştım, nelere alışmam ki diye düşünüyordum. sabretmek gerekiyordu, dişimi sıktım, içimden ikiye kadar saydım.

çocukken hep derdim ki keşke babam başından geçen bin bir  türlü hikayeyi bir gün baştan sona anlatsa da kağıda geçirsem. ben hayatımda bu kadar susan bir adamı hiç görmüş değilim ya, hayale bak işte. ben parmağıma kıymık batsa kendimde tuğla kalınlığında kitaplar yazma cüreti görmekteyim, adam samut küp. vurulmuş birinden bahseden "kalbini avuçlayarak kalktı adam" diye bir mısra var, vurulsa avuçladığı kalbiyle hiçbir şey olmamış gibi eve gelip köşesine kurulacak ve tek kelime bile etmeyecek bir adamdan bahsediyorum, bahsimle ondan fersah fersah uzaklaşarak. böyle suskunluğum asaletimdendir gevşekliğinde değil, taşırım ben hasretin yükünü tarzında. sıkıntısını paylaşmakta cimri, ekmeği bölerken adil. o görmüş geçirmişliğe şahit oldum, "ve mirastan güzeldir babadan kalma öğüt" okudum diye kulak verdim, dedi ki sen bilirsin dersen kavga çıkmazmış. ben on sekiz yaşında eşek cennetine iman ederek, bütün eşekleri boylu boyunca o cennete uzatmak için can atıyordum oysa. yumruğumla birinin suratı arasındaki mesafeyi en kısa sürede en aza indirmek için gösterdiğim gayret bir gün bilim dünyasına ışık tutsun diye ütopyalar kuruyordum. baba öğüdü çok lezzetliydi ama ben tecrübe ettim ki nerede bir şeyi alttan alacak olsan, üstünde tepinmeyi başarıdan sayan bir kendini bilmez mutlaka buluyor seni.

ben ikiye sayana kadar on kere ne bakıyorsun işittim. bu beşe katlanmışlık katlanılamaz bir hal aldığında yemeğini ye diyebildim en fazla. başımı önüme eğip, ellerim yerinde mi diye yokladım. ses kesilmek bilmediği gibi tekrarı gittikçe sıklaştı. şimdi bu telefonda anlatılacak şey değil, yüz yüze konuşalım deyip kalktım sandalyeden. bir yumruk, iki yumruk, üç yumruk. otomatik pilotta yol alırken ben, o yere düşmeye dünden hevesliymiş de duvarla masanın arasına sıkıştığı için nakavt olamıyormuş meğerse.koparır gibi tırnağı etten, kopardılar seni benden mırıldanmaya başladım. aldı götürdüler beni, bir odada müdür yardımcısının gelmesini bekledim. sanki haklı çıksam hak verecekmiş gibi dinledi ve bana üç gün uzaklaştırma verdi. ben müdürle konuşmak istiyorum olur mu böyle şey dedim, müdür gelince yedi gün ceza kesti.

yağmur yağıyordu, üsküdar iskeleye doğru yanaştık, kaya abi atkısının sarkan yanlarını sırtına atıp arabaya bindi. ne var ne yoktan sonra sen niye buradasın diye sordu bana. abim, birini dövmüş de tek kişilik tatil kazanmış diye cevap verdi. niye dövdün, çok mu kıymetli biriydi senin için dedi, öyle sakin, öyle hesap sormaktan uzak. değil diyebildim ve ekledim sür arabacı, aydınlanma çağına. sonra bana bir haller oldu, kimlere ne kıymetler biçerken ellerimi öptürecek kimseyi bulamaz oldum.

o bahsettiğim biraz alttan alsan, kıymete bindirsen de sen yayan gitsen, o eşekler seni eşek belleyecekler teorimde ihtisas yaptım lakin şimdi alttan alttan gülüp, içimden o senin eşekliğin canım benim demek gibi yetiler edinmiş olduğumun da farkındayım.

bu da böyle bir ağrımdır.

9 Nisan 2012 Pazartesi


olsun mu beklenmedik havadis günü, vursun mu neşesi kapısını harabenin.


şurada bir şey duruyor. ben çok oluyorum. ben ne hakla kimleri bana katıyorum. ne katı yorumlarım var, kura çekiliyor, kendimi kupkuru bir duvarın altında ezilirken buluyorum. heyhat, ne nem. ne güzel işliyorum ben bu ağrıyı, ne yüksek düşüyorum basamak eklediğim merdivenden. ne uzak zemin, bu kaçıncı kat, ben buraya kaç tekrardır geliyorum. gelmek üzeredir diye bir eşikte duruyorum, bir titremedir gidiyor ve ben de bir parmağımı uzatıp nispet say kaygı bilsin kuyusunu kaz kendisine yusuf bulsun, ona da tamam zülküf de vursun, diye diye, duyarak ta şuramda -ve kağıdı ve kalemi ve seni bunca sevmeme rağmen- sana son kez yazsam düğüm oluyorum, asılı kalıyorum, sebep biliyorum. bu ne kısa dünya böyle, ayaklarımı dışarı taşmış buluyorum.

sebat et subut bul delil ol kara çal uzat ellerini reis bey uzat diyorum. bu kahkahasızlık fazla demeye kalmıyor, ablam dördüncü kattan düşen çocuğunu yerden kucaklarken orada mı uyuyakalmış yavrucak diye bir soru duyuyorum. gel de koyverme kendini, öl de o mezara sen girme . ben ölmüyorum diye mi yapıyorsunuz bunu, ben oralı olmuyorum diye mi kaçıyor bu ahbaplık. yani ben ölmedim diye şimdi ne var üstüme bu kadar gülecek. anladığım kadarıyla ölmediğim için şahit yazılıyorum şu alın yazısının çatına, anladığım kaderiyle ölmek tabi ki çok fiyakalı lakin ben kendime ölüme uygun renkte bir takım elbise bulamıyorum. bu birtakım sorunlara yol açıyor, çok uzak ben gidemiyorum, dünyalar içre ben hariç bir gazel dökülüyorum.

kafam karışıyor, ben aynı ekmeği bölüşmediğim çocuklarla aynı deftere çiziliyorum. bana kimse sormadı diye biliyorum, olacak iş mi bu durduk yerde. ben nerede duracağımı bilemiyorum. peki icattan sayılır mı bu, dünya gibi dönen bir şeyin üzerinde. dişimden tırnağımdan döşümden gülüşümden biraz sevimlilik attırsam kabul görür mü. han bilsen avuçlarımı da bir an mihman olup konaklasan diyecek gibi dursam, ben sanki bilmiyor mu olacağım bu çalıların etrafında itliğime dalaşmamak için gezindiğimi, ben bilmiyor muyum köşe bucak kendi piçliğimden kaçtığımı. elbette biliyorum, ebed bildiğimin ucunu bucağını, orada sıkışıp kaldığımı, ayıbımla bakışıp sinsi sinsi güldüğümü, elbette biliyorum hay saklınla bin yaşa sen ve ben oradan yine kendi labirentime çıkıyorum.

yazmıyorsun ama farz et ki yazdın, mektup okumakla diner mi hasret görünce şu kadar satır, söylememek için nasıl kıvrandığıma da baktım. mutlu olacak çok şey var diyor, mesela deyince cevapsız kalıyorum. oysa dense ki bunu sana söyleyebilecek birinin nefesi, ikna olacağım. biri bana ruhundan üflesin, nihayet kafa tutabileyim diye kendi tabiatıma, şu derede yıkanayım diye, ayaklarımla toprağa basayım diye, ne heves ne serap. pek gereksiz kaygı. yetti bikesliğim diye bağırarak herkesin ortasında duruyorum. biri şefkatten ördüğü bir sepette bir baş koymalık yer verse diye. merhamet, ağızların iğrenç sakızı mı bir daha bak. ben de bakayım, yolunu gözleyeyim. tam yerine rasathane gelsin gibi diliyorum.


bu kadar eşek şakası yeter. ben hep yerli yersiz konuşuyorum. anlatıyorum ama soramıyorum da ayıptır sorması diye başlayarak, şimdi değilse ne zaman sırası, şimdi değilse ne zaman müsait olursunuz, o şatafatlı esvaplardan, o rengarenk karanlıktan, bu şangır şungur varoluştan ne zaman kafanızı bu tarafa çevirirsiniz. herkesin bir parçası olduğu aksaklıkta kimse kendi dişlisine diş geçirmeyi düşünmek istemiyor biliyorum. canınızı mı sıktım, moralinizin fiyakasını mı bozdum, niye böyle bir anda işiniz çıkıyor, bir anda gitmek zorunda kalıyorsunuz, bir anda çok üzgün, bir anda nasıl beni piç gibi ortada bırakıyorsunuz. içime dert oldu gırtlağınızı da sıkacağım, mikrobunuzu da kıracağım, deleceğim göğüs kafesinizi iyi gelecek açık hava. olur mu öyle şey canım, tabi ki şaka yapıyorum. 

düşün ki ben kitapları beni anlatsın diye okuyorum, benden bahsetsin şu film diye can atıyorum, her arayışım halimin doğruluğuna kendimi ikna etmek üzere. aynı kumaştan dostlar buluyorum, bir başkasında biraz pürüz görsem bütün ormanları yakıyorum, canı cananı nebatı tek kalem darbesiyle haklıyorum. böyle yaşanabilir mi. ben ne zalimim ki yaşıyorum. bunu da kendime bir kusur olarak atfetmiyorum, kendimden başkasını affetmiyorum. hayır senden bahsetmiyorum, kusur samur kürk olsa kimse üstüne almaz diyorlar da ben alkış tufanına bir gemi inşa edip dümenine baş tacı etmek istiyorum. insan kendini gerçekleştirmeli, gemiyle olur, denizle olur, hem de diyor ki seni olağanca hızıyla başkaları gibi yapmak isteyen bir dünyada, ben yaş halimde bak nasıl kırılıyorum.

sıra sıra selviler altında değil de tabi arasıra ben bütün varımın yoğumun bir kulak tıkacından ibaret olmasını diliyorum. sanki ses felaketin en büyük destekçisi ve değil mi ki kıyamet bile buna endeksli. halbuki param da var, istesem alabilirim. ama ben o parayla dünyayı görmemek üzere duvarlar biriktiriyorum, ben ihtiyaçlarımdan manzaralar eşliğinde, öte tarafta, tüm bunların ardında yaşanacak koca bir hayatı kaçırıyorum. nasıl söyleyeyim kimseye ayıp etmeden yokluk özlenir mi, ama gel gör ki ben cebimle olmayan parayla kilometrelerce yolu yürüyebilecek dirayeti şimdi hiçbir karşılıkla alamıyorum, cüzdanım biraz eksilse şen kalamıyorum, yaşayacak gücü bulamıyorum. bunu yapan da varlık. ağız tadıyla buruşamıyorum, başa dönemiyorum. dönüp dolaşıp sen ve yağmur başa dönemezsiniz okuyorum. 

muvazaa diye bir eylem var. tarafların aslında yapmak istemedikleri bir işlemi üçüncü kişileri yanıltmak amacıyla yapmaları ya da yapmak istedikleri işlemi bir başka eylemin arkasına saklamaları. bunu her yerde öğretebilirler. peki iki insanın birbirini, her ikisinin de bildiği gerçekleri gizleyerek, görmezden gelerek, hem de ortada üçüncü kişiler yokken, bambaşka şeyler söyleyerek yanıltmalarını kim açıklayacak. ben bu konuya niye girdim bilmiyorum ama açıklayabilirim. ol hakikatte o zaman tasvirin kaymağını kim yesin, harabe derim, virane derim, ölüm derim, ayrılık eklerim ki bunlar bir insanı haklı çıkarmak için yeter de artar. işbu çırpınış demişken boğulan birinin el sallayamayacağını biliyor muydunuz, peki ya boğulmanın çok kısa sürdüğünü, pek sessiz gerçekleştiğini. ol sebepten çölün ortasında serap olsa gerek, yalancı çobanlar boğuyorum. 

bir yalnızlık düşün ki terbiyeye davet edilsem gideceğim. yalnız mı telaffuz ettim, o senin kimsesizliğin. bildiğim bir şey varsa, o da bildiğim hiçbir şeyin işe yaramadığıdır. ben bildiğimin bir faydasını görmedim, gören olursa insaniyet namına not alsın, kayda geçsin. hepsi hepsi uluorta insan neyi kendine dert ettiğiyle insandır diyebiliyorum, sesime bir yankı bulamıyorum. hani ben heybetinden yanına varılmaz dağlarda kin güdüyordum, sebep otlatıyordum. oluyor mu işte böyle ortalık yerde yar koynunda bir çift sunadan ben uçurumlar biçiyorum. kendimi çok biçimsiz buduyorum. biçkisel hayata yaptığım katkılardan dolayı, hiç mi vicdan yok sizde, biraz da mı özlemediniz yani beni, bir plaketi yok mu görüyorum. kavramak zorunda kaldığım, ben ruhumu pratiğe dökemiyorum. diyorum ki sen orada kendi güneşliğinle nasıl üşüyorsun, bak ben nerede kuruyorum. 

hanımefendi siz kendinizi ne sarıyorsunuz?


19 Aralık 2011 Pazartesi






ne çabuk yarın olmuyor sevgilim.

senin gökyüzünün kuşları
onların seslerinden yastıklar
baş koymaya, ömür vermeye 
taptaze uykulara gebe
yüzümün ikliminde duyuşları çağırır.
gömdüğüm yerde yüzümü
senlik hatırlayışlar, serin suların senin
toprağın, bereketin, yaprağı gülüşlerinden ağaçlar
yeşeren ne varsa senden 
beni yatağında ağırlar. 

ben bahçenden kokularla
saçlarını örüyorum senin
ellerimin ulaşamayacağı bir gerçeklikle
omuzlarından omuz beğenerek öpmelerime
mırıldanarak hevesimin sözlerini
istersen kısılsın sesim
gök hırpalansın, bir çağ kapansın
dile benden, ne dilersen
hatta ellerimi tam bileklerinden
budayıp, yeter ki ellerine ekle. 


sabah olunca sonra, yani senli bir bahar
yetişecek hiçbir şey yokmuş gibi
bir ömür daha uyuyayım ne var.

9 Kasım 2011 Çarşamba


hiç. 

"söylediklerim aslında söylediğim gibi değildi" diye bitiyor hikaye. 


kumbaranın açılmasına çok az kalmıştı. sonra hüküm.
elbette dedim, anlıyorum. tabi ki, sonuna kadar haklısın.


yurttan sesler korosunda sesim çatlıyor. giriş çıkış saatleri, saat aralıkları sıkıntı veriyor. bazı geceler bir uzatsam şu gövdemi dümdüz ovaya her şey geçecek gibi geliyor. en fazla sudan sebepler türetebiliyor ve iki avuç su için dayıyoruz yangın merdivenini gece yarısı göğe. uçmak için elverişli olsa da yangın merdiveni, iş düşmeye gelince merdivenin birinci katta bitiyor oluşuna hayıflanıyoruz. o yükselikten atlamak aksayan bir his katıyor insan bacaklarına. yaz kış fark etmiyor, akşam olunca hava serin. önünü kesecek hiçbir yükselti yok, ister istemez muhatap oluyoruz rüzgarla. otlarla yapma çiçeklerin, bölük pörçük toprakla asfaltın, ne şehir olabilmiş ne kenarda kalabilmiş beraberliğiyle kilometrelerce yürüyoruz. işe yarar hiçbir şeyden bahsetmediğimize eminim. bu sefer bir acemiyi de arkadaşın ısrarıyla yanımıza alıyoruz. bütün ışıklar ölü, otogarda uykuyla uyanıklık arasında, istekli isteksiz çalışan adamların "buyrun" deyişlerine doğru gidiyor yol. iki de bir "ya farkedilirse" diyor. duymamaya çalışıyorum, konuşmaların arasına giriyor tekrar tekrar aynı soruyla. bu kadar endişe bir çorba içmek için heba edilmemeli, ihtiyacın olur, sakla birazını diyemeyince "artık farketmez" diyorum, "çıktık bir kere". hızlı hareket etmiyoruz, her şeyin yatay olduğu saatler, dikey her şey dikkat çekiyor. değer veya değmez hesabı yapmıyoruz. oradan çıkabilmeyi istemek, çıkabilmeye cesaret göstermek, çıkabilmek ağrı kesici gibi. bir süre sonra her şeyi bununla bastırmaya çalışıyoruz.

-olur da polisle karşılaşırsak yurtta kaldığımızdan bahsetme.
-neden abi?
-çünkü saat üç.
-fena mı abi, belki bizi polis otosuyla bırakırlar.
-sen beraber çorba içtiğim en zeki adamsın.

ilaç etkisini yitirince sorgu başlıyor. ne olacaktı ya? neyi duymayı umuyordun? bu böyledir. imkansıza methiyeler dizmeden, heves etmeden, peşine düşmeden duramıyor insan. kendine el ediyor, olur veriyor. insan kendisini iknaya ne kadar yetenekli. olacak iş mi dememek için ne kadar gayretli. binlerce sebebe kör iken, bir ihtimale ümit bağlamaya ne kadar hevesli. şu azığımıza bak. azık deyince hemen metal sesleri. her şeyi donuklaştırıyor. çatalın, kaşığın, bardağın, masanın, sandalyenin metali. evet demir vücuda iyi geliyor ve yıllar sonra bir gün masa devrilince biri rütbesini konuşturuyor kalabalığa dönüp, icadıyla övünür gibi: bunlar niye metal anladınız mı şimdi?

yurdun olduğu sokağın çocuklarıyla hafta sonları ahbaplık ediyorum, çoğu ilkokul çağında. akıllarına ne gelse anlatıyorlar, yerinden hiç kıpırdamayan o siyah arabadan dolayı endişeleniyorlar, her biri kafasına göre bir hikaye yakıştırıyor ve çıkarımlarına çocuk elleriyle alkış tutuyor. metin sekizinde, metin'in mavi kazağı hep pantolonunun içinde, pantolonun paçaları gelmiyor bile bileklerine. aklına ne zaman düşerse o zaman odama geliyor, beraber matematik çalışıyoruz. parmaklarını sayarken tespihini bileğine alıyor. işaret parmağıyla kafasını kaşıyor. metin parmaklarını topluyor da bir türlü hesabı tutturamıyor.

-metin, sekizle altıyı toplayınca on üç ettiği nerede görülmüş?
-abi, parmaklarım öyle söylüyor. 

seni katlayıp şu dolabın en güzel yerine koyayım da saklan, kal orada diyemiyorum. bahçede adımlarımızı birbirine ekliyoruz. ne güzel aylaklık. anlatıyor, soruyor, kahkaha atıyor, ciddileşiyor. uzak mı buraya abi orası diyor. otobüsle sekiz saat metin diyorum, bana arabayla ne kadar sürer onu söyleyeceksin diyor. ensesine patlatıyorum tokatı. biraz sonra, ne iş yapacaksın yani abi, anlamadım diyor. mesela biri sana sokakta haksızlık yapsa yanında olurum metin, savunurum seni, öyle işte diyorum. bu iş için para alınmaz abi diyor. ah şu düşmediğin çamura, şu kirlenmediğin dünyaya nasıl gıptayla bakıyorum. sefer sefer bahçelerine misafir olayım istiyorum. yoruldum deyip duvara sırtımı yaslayıp oturuyorum. bir eli omzumda, gözleriyle dizimi kurcalarken, babam diyor abi, motosikletle kaza yaptı ama biliyor musun ölmedi. onu hastaneye götüren ambulans kaza yaptığında öldü. bu ani frenle ön camından fırlayıp dünyanın, boşluğa düşüyorum.

/pılımı pırtımı toplayıp ortalıktan kaybolmak isteyen bir adam oluyorum. her şeyi tane tane, yalnız kaldıkça ince ince işlemişim. bir kez olsun hesap yapmadan, ne olacak demeden, ne derler diye düşünmeden, evet huzuru isteyip, belki yalnızlığı da ve hatta perişanlığı da göze alarak, belki yokluğumun acısını da çekecekler ama dostlarım gittiğim için siz bir parça kahrolmayın diye, ben hep paramparça kalıp kahrolmayı göze alamadım diyerek, anlayacaklarını umarak. biraz soğuk, biraz tren garı olsun, her şey sussun isteyerek./ 

üzerinden asırlar geçmiş, binlercesine tanıklık etmiş gibi gözleri. bu nasıl bir kabulleniş, bu nasıl bir dinginlik?  yaslandığım duvara gömsünler başımı da gözlerimi görmesin istiyorum. metin sekiz asır yaşında. sesimi boğazımın duvarlarına çarpa çarpa, metin diyorum üzme beni. ben üzmem abi diyor, başkaları üzmüş seni.


insan yalnızlığından değil, yalnız bırakılışından şikayetçi. pişman olmaya sebep bulunmuyor, bir kişi bin pişman ediyor da, bir başına bir kere bile olamıyorsun. işte ben böyle uzak bir şehirde otururum, belki bundan böyle. belki bundan böyle ben hiç kıpırdayamam. milyonlarca sese karışırım. apar topar evden çıkmak, apar topar eve atmak için kendini, denizin karnını yara yara, yara bere, iki yakası bir araya gelsin şehrin diye bunca ilmek. ne çok efendi, ne çok köle. yağmurda şemsiye ölüleri. balık kokuları güneşli havada. hemen geçiyor burada her şeyin sarsıntısı. her şeye alışılıyor. nasıl arıtmıyor su, nasıl aratmıyor gelen gideni, nasıl hayret vermiyor hiçbir şey. bezginliklerimizin üzerinde kıyafetlerimiz örtülü. gözlerimizde demir parmaklıklar. dünya paramparça, her yan kesik. karmaşa bitmiyor. kimse dönüp bakmıyor. şuramıza kadar geldi. orası neresi. binalar dolusu yıkım. işte böyle. yetmiş yaşında osman bey, sabah karanlığında işe gelip, karanlık çöktüğünde çıkıyor işten. iş işten geçmiş oluyor. göz gözü görmüyor. sabah olsun bakarız. görünmüyorsun ne zamandır. zamanı mı şimdi? şimdi değilse ne zaman? düşündüğün gibi değil. vazgeç artık. kim inanır? üşendiğin kadar varmış. hiç gereği yok. biraz alsaydım. az kalsın oluyordu. gereksiz mi oldu? her şey eksik bunda. bunu alabilirsin, kalsın sende. ne çok var varmamıza, ne çok. kimsesizliği bile saran nice kimsesiz var, senin kimsen yok.

eski bir binanın en üst katı. haliç'i gördüğünü varsayıp bir kere bile bakmayı düşünmüyorum. masanın diğer ucunda oturuyor. bir daha nasılsa lazım olmaz diyerek bütün tanışmalara isimleri dinlemeyerek başlıyorum. merhaba.

-benden iyisi şam'da kayısı.
-kayısı sevmem zaten.
-o halde tek seçenek ben kalıyorum. 

kendime bir seçkinlik atfedecek olsam kendimi affedemiyorum. kaldığımız evin perdeleri hep kapalı. dünya yok. başka bir aleme inşa edilmiş gibi bu ev. saat yok, gün yok. iki bardak için iki çay kaşığı kahve, bardak başına iki şeker, orta. az şekerli için bir, şekerli için üç. kaynayana kadar kalacak ocakta. anlaşılmıştır. bir kahve ve kırk yıl hatır. eline sağlık, beni dünyanın en mutlu adamı yaptın. şimdi şu kibriti yaksam, yanışını görmek değil de parmaklarım arasında bitişini hissetmek acı verecek. öyle değil mi? susarsak olur sanıyoruz. konuşmazsak geçer gider. bir bakıyoruz aramızda ölmek üzere olan bir çocuk yatıyor. geleceğin gırtlağını kesmemizi müteakip bir çocuk gömüyoruz, kefensiz. umutlarım ıslanmak üzere. bozuluyor sessizlik. 

onun mutluluğu. bu değil.
sen beni bu anlamda mutlu edemediğin için ve bir şekilde bunu hak ettiğimi düşündüğün için başka biriyle bile olsa. hissettiğin belki bir tür rahatlama ama mutluluk değil. bundan mutlu olamazsın. neyse, bunları çok konuştuk. artık geriye bakmamaya çalışıyorum. bakmamam da lazım. yaptığım şeyden eminim, yapmak üzere olduklarımdan da. olan oluyor işte. sadece düşününce garip geliyor. mutlu olacağını düşündüğün yol bir zaman mutsuzluğun oluyor. mutsuz olacağını düşündüğün için vazgeçtiğin her şey  hayalin. lazım değil, düşünürsün sadece. gereklilikten değil de düşündüğün için işte. olmaması lazım mevcut durumda, istediğimi seçtiğimi düşünürsek, hayattan ne beklediğimle orantılı davrandığımı hesaba katarsak bir sıkıntımın olmaması lazım. karar verdiğin anda yani bir yol seçiyorsun kendine. sadece aşkta değil, her şeyde. ve bir süre sonra seçtiğin her şey yanlış, seçmediğin her şey güzel. ve vazgeçtiğin her şeyden pişman oluyorsun. pişman olmamak lazım. lazım işte.  pişman olmasan zaten lazım demezsin. elveda. 

aklım bıçaklara gidiyor. bu tamamlanamamışlık beni kaldırıp arşa, vuruyor yere. dökülüyor içimin sıvaları. çürük kokusu bırakmıyor burnumun yakasını. alelacele çıkıyorum. kusmam lazım, cümlelerimi toparlayamıyorum. kaçırsam aklımı, ne fidye ödeyen çıkar, ne peşinden koşan. düşürsem şuraya, peşimden getirecekler belki. kurtulmam lazım. ayaklarım beni sürüklüyor. ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum. zihnimden hiç geçirmiş değilim. yokuşun sonundan sağa sapıyorum. ellerim nasıl kirli. buharlaşan camından içeri bakıyorum. sığınacak tek yermiş gibi. her şeyi buraya bırakıp çıkabilecekmişim gibi. içeri giriyorum. küçücük bir yer burası. üç-beş sandalyesi var, birkaç da masa. köşeye geçip oturuyorum, okunmamaktan sararmış kitapların hemen altına. ne kadar öylece kaldığımı bilmiyorum. çayını ocaktan alıp geliyor yanıma. rast gelebilirsek konuşuyoruz. bir kere bile sözleşmiş değiliz, orada buluyoruz birbirimizi. söze giriyor, söze giriyorum. çok nadir konuşmanın başındaymış gibi yapıyoruz. bazen ayrılırken ancak soruyoruz birbirimize "nasılsın" diye.    


-nerelerdesin sen?
-sıkıştım kaldım, sorma. sor manasında sorma diyorum yani. zaten nerede birisi sorma diye cümleye başlıyorsa, bil ki böyle. annem babam beraberler şimdi. onlarla uğraşıyorum. gitsem sıkılıyorum, gitmesem yine sıkılıyorum. 
-baban sabit ikamet sahibi mi oldu? 
-yani sayılır. yine seyyar ama biraz eve de alışır umarım.
-adamı niye yerleşik hayata geçirmeye uğraşıyorsunuz yahu?
-geçiremiyoruz. babam sokak sakini benim. damı asuman olmayan yerde yatmam diyor.

...

-şiiri biliyor musun? 
-hangisi?
-"köleler gölgeleri özlerdi, ben utanırdım sana biriktirdiklerimden"
-kimin şiiri?
-faris kuseyri.

...

-insan tehdit altındayken onu korunmasız duruma sokan kişiye ilk neyi sorar ?
-çoluğun çocuğun da mı yok diye sorar.
-hayır, kimsin diye sorar. ben, "senin kardeşine böyle yapsalar hoş olur mu" diye sorarım. saati de sorabilirim, "sigara var mı?" diye de sorabilirim. hiç tehdit altında savunmasız kalmamışım anlaşılan.

...

-kadının biri orospuymuş afedersin, o öldürürmüş gerçeğiyle. benim gerçeğim kendimi öldürüyor sadece 
-senin neren gerçek be?
-biraz gerçek. asıl senin neren gerçek? 
-ele gelir yanlarım var. 
-"ölümle gerçek birbirlerine benzer. gerçekler de insanı öldürdüğü için ölüm gibidir. ben bir insanı öldürdüğüm zaman, onu bıçakla değil, gerçekle öldürürüm. bu yüzden korkuyorlar; beni yok etmek için bu yüzden acele ediyorlar. bıçaktan korkmazlar. onları korkutan gerçeğimdir " ben ele almadım, bilemem. dişe dokunurum ben de.
-hah şöyle, insan kendini bilmeli. 
-"düştüm ibret aldım kalktım unuttum" benim için sen bu cümlede gizlisin. biliyor musun:
"korkmuyorum artık solmaktan 
solmaktan ve solgunluktan 
gelmişim nerelerden böyle 
kurumuş bir dere yatağı gibi 
ya da pek kurumamış da 
baygın, hasta ya da cançekişen 
çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında 
ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini 
yorgun düşerek taşımaktan 
ve ne çıkar ayırmasam kendimi 
suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan" 
-kim demiş? 
-ben ruhi bey. ve  "ve uzak bir varlığa konuştuğum doğruysa ve eğer bugün olabilirlikler bulutuyken yarın gerçekliğin yağmuru olarak yeryüzüne yağarsan - şunu asla unutma ki kutsallığın, hayalimde doğmuş olmandan gelir. hayatta daima yalnız bir adamın düşü ol, bir aşığın sığınağı olma sakın." canım sıkılıyor benim. alıntı yapıp duruyorum. geç olmuş. çekirdek çitlemek ve evde çıplak dolaşmak istiyorum.
-ne engelliyor seni?
-sen. özel şeyler bunlar. ayıbın yerini özel aldı.
-hiç bir şey için geç değil, ölüm dahil. 
-öyle mi dersin? bilemedim. 
-tabi. tam zamanında öleceksin 
-her şeye geç kaldım diyerek battım ben oysa. sen şimdi umut gibi hiçbir şey için geç değil diyorsun. benim bugün dürüst olmam gerekiyor. ben anlattığım kişi değilim. kurmacayım. 
-kim olduğunu çıkaramadım evet. 
-zaten artık kimse olmadığım için bütün yorgunluğumu, bütün paylaşamadıklarımı tanımadığım birisiyle paylaşmak rahatlatır sanıyorum. 

...

-ay bile tutuluyor, ki üstünde ot bile bitmez, bizi tutan yok.
-dinamitlik yapma, elinde patlayacak her şey bir gün. seçmek zor şey ama rahatlatır.
-karar kılamıyorum. 
-karar kıl ama kararında kıl, abartma.

... 

-"ankara'da aşık olmak zor iki gözüm" demiş miydim? 
-demesen de bilirim, ben denedim de gördüm. 
-neticeye ne zaman varıyorsun?
-varmak, geri  gelmek. netice yolunda olalım yeter. "soluk koşarken alınır". küfretme.
-bana bölünme problemi örneği gerek. 
-ekmek bölmek olur mu?
-ekmek bölünürken ses çıkarmaz, tam da istediğim örnek.
-hiç şefkat hissiyatının, aşk ya da muhabbetten öteye geçtiği oldu mu sende?
-hiç geri kaldığı oldu mu diye sor bakalım.
-dünyanın başka yerlerinde, başka başka insanlar aynı şeyleri aynen yaşar. ben buna inandım bu hayatta. sadece simalar değişir. bu benim tecrübem.

...

-ben ona diyecektim ki bildiğin gibi değil ama anlatamazdım biliyorum. 
-bak, ben sana bir şey söyleyeyim mi? benim hayatımdaki en büyük burukluklarım, bir kadının hayatından hayal kırıklığı olarak geçip gidince yaşadıklarım. bu bir çeşit tufan, bir çeşit taş yağması başıma. insanı incelten her ne varsa; ardından tedirginlik, hüzün, sitayiş, acı. kitaplar, şiirler, ince adamların derin lafları. yakılası şeyler işte. hepsi çok bencil çok. hem de bilerek yapıyorlar, bir yerlerde birilerinin kendileri gibi olması için yapıyorlar. 
-"ey şair, ey dilenci. kanatsız, mızmız, sözün köpeği"
-ben dünyaya yine gelseydim, acaba bu şekilde mi yaşardım bilemem. 
-"bir daha hangi ana doğurur bizi" diyor ahmed arif. 
-ah ulan ahmed arif. serçe parmağımın kalınlığı kadar bile değil yazdıkları ama işte bak halini değiştiriyor.

...

-ne zamanki "alır seni kaçarımlar" bitti, "benimle gelir misin?"ler başladı, o zaman çıktı dünyanın çivisi.
-onlar daha iyiymiş emin ol. neye sevdalandığını, neyi istediğini daha iyi biliyorsun. çokça geniş bir dünyan olmadığından rahatsın, geniş taleplerin yok. mutluluk daha yakın ve ulaşılası. ama artık piç oldu hepsi. 
-"bak, çöpçüler bu geceyi de piç edip süpürdüler"
-bak, bütün kadınların bana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ben. hepsini ancak benim anlayabileceğimi ve huzur verebileceğimi. anlıyor musun? "sine hahem şerha şerha ez firak, ta biguyem şerhi derdi iştiyak" iştiyak ve aşk derdimi anlatabilmek için sinesi paramparça adam isterim diyor. bunu ilk okuduğumda ağlamıştım anlamaktan. sonra da anlamıştım ağlamaktan. "insan aklı kolaya kaçmakta ne kadar esenliklidir" der ibni sina. sonra bak ikbal ne diyor "hestem eger mirevem, veger nerevem nistem" gidersem varım, kalırsam yokum. pislik durunca bulaştı bize. biz unuttuk gezmeyi. benim bu konuda aklım ve dilim dertli ve doludur. dil de kalp demektir işte. 
-kalbimiz dursa yaşadık desene.
-durduracak kadar yaşayansan ayağını öperim. "aşk arzunun gözüdür" der plotinos. 
-nereye bakarsan, öyle yakar mı demek istemiş? zıvanadan yeni çıktım, üşütmesem bari.
-bak sana bir şey söyleyim mi? augustinus şöyle dua edermiş "tanrım bana iffet ver. ama şimdi değil" samimiyet bu. tüm edepliler, edepsizliğin tadını iyi bilenlerdir. rahat ol, hepimizde aynı sancılar.

... 

-çoğu zaman çok sıkıyorum sevdiğim elleri ben. insan bir aşıkken canavar olsa bazen doya doya. ben mesela isterdim bunu bir defa. 
-akşamdan aklıma taş kaçmıştı benim. şimdi şöyle yuvarlanır cümle. bugün dediğimiz şey, insanın benliğiyle olan alakasını koparırken, öte taraftan da ben'ine döneni büyük bir uçurum önünde araf halinde bırakıyor. bir bölünme hali yaşanıyor kısacası. öyle mi olayım, böyle mi? ama insan elinden benliğini de bırakamıyor, zira bir defa farkına varınca elden de çıkmıyor. o yüzden farkındalık bir hastalık hali.


sabah bir bahçede açıyorum gözlerimi. tepesinde gök, göğünde bulut. kafamın içinde "waiting for the miracle" çalıyor. biliyor musun kendi penceremizden algıladığımız şey sadece bize göre gerçek ise ya da bizim gerçeğimiz saydığımız algıladıklarımız ise dünyada olan biten her şey yok sayılmış olur. insanı kendisiyle baş başa bırakamayız diye düşünüyorum. bu bizim insan olmamız tamlamasına aykırı olur sanırım. ya da şöyle olsun: kendi algımız dışındakileri yok saymak vicdandan soyutlanmayı gerektiriyor. rahatı bulmuş herkes kendi algısına sarılarak, dışında olan her şeyi değersiz kılar. bu da beraber yaşamanın, bu dünyada varolmanın anlamını kaybettirir. demem o ki; gülüşün ne güzel. 


uzak bir şehirdeydim, günleri birbirine eklersem bu mesafe kapanır gibi geliyordu. benim iki kolum da yoktu. bir gün diyordum elele tutuşabilecek miyiz? "olacak hissi girip yerleşti içime" diyordu. yağmurda akşam oluyordu, koşarak girdim istiklal caddesi'nden içeri. bütün yüzlerde arıyorum. bakarken insanlara, artık ne kaldırım taşları altında kum olduğunu, ne de sokakların denize açıldığını düşünüyorum. adına insan denen bu kan emici, bu acıyla beslenen aç gözlü, bu gözyaşıyla büyüyen diken, insanlığa dair hiçbir umut bırakmadı. size, ettiğinizi çekesiniz bile diyemiyorum. bunu anlayabilecek kafaya ve hissedebilecek ruha sahip değilsiniz. kahretsin ki sayınız, rezilliğinizden daha fazla. lanet olsun ki bir kere bile sizden başka herhangi bir insana yaşama hakkı vermediniz ve bunun değişebileceğine dair hiç umudum yok. ne yapalım. yattığı uykusu mutlu bir sabaha ayarlı bir çocuk olalım. bir gün dayatılmış ne varsa yıkıntısının üstünde, birbirimize bakarken bunu milattan sayalım. ankara'ya yağmur yağacak olsun ve bir gecenin "kalbimin atışını dinleteceğim sana" diye başlayacağına inanalım. 

11 Ekim 2011 Salı


abi selamlar.
adını verip kitleleri peşinden sürüklettirmeyeceğim.
peşinen yine söyleyeyim mi? dünya çok boktan bir yer.
başımın ağrısı tavan yaptı, sormuyorsun.
bir de birisi. ve de


üç metrekare bir yerdeyim, annemin haberi yok.


bir tavır ortaya koymaktan bahsedecektim. es geçmek hastalığına tutulduk.
neyse boşver, bana ne anasını satayım diyoruz. bana ne abi? koymayacağım ortaya bir yazı,
koymayacağım ortaya bir tavır. hep yorgun insanlık, bunu da umursamayacağım.


üç metrekare bir yerdeyim, annemin haberi yok.


sabah çok erken uyanıyorum abi, hiç uyumuyorum.
çok erken abi, uyumaya fırsat olmayacak kadar erken. koşturuyorum, benim olmayan bir hayatın
içinde, benim olmayan bir tavrı koşturuyorum. eyvallah diyorum yüzlerine, eskiden olsa boku yedin sen derdim.
hiç uyumuyorum abi.
çok erken uyanıyorum.
zeminle bir yatıyorum abi, zeminde kir.


terlik giymekten utanıyorum, kirli elbiselerimden utanıyorum. korkumdan kokamıyorum bile abi,
anlatamam. afedersiniz diyorum hanımefendi, nefretinizi içime düşürdünüz. siktir git diyemiyorum.
özürler ardı ardına.
çayı çay gibi içemiyorum, kahrolsun fincanlar, kahrolsun kahve falları.
iletişim aldı başını gitti diyorlar ya bak sana ne diyeceğim.
sormuyor kimse, herkes adisyonlara bakıyor. bunu anlatmalıydım abi.
insan kağıtla, evrakla nasıl muhatap olur anlatmalıydım.
ama bir de birisi.


ah kim dinleyecek. ah kim.
klimayı aç, söyleyeceğim.
çekip gitmeyeceğim abi. ağız dolusu küfredebilene kadar bekleyeceğim.
o imzayı kıçına at diyeceğim, kağıtları burunlarından yedireceğim.
bekleyeceğim abi. köpek gibi yapacaksın diyeceğim.
biri bunu söylemeli, bak parmak kaldırdı alemin kerizi.


ne için bunu soracağım abi. ne için karışıyor gündüzüm geceme?
ama ah işte o birisi.
söylemiş miydim abi?


üç metrekare bir yerdeyim annemin haberi yok.


ama abi ahdım olsun, annemi birgün üzeceğim.
korkağın anası ağlamaz oğlum diyecek, dinlemeyeceğim.


bir de birisi abi. taptaze. ötesini söylemeyeceğim.


sen iyi misin?

18 Eylül 2011 Pazar

kırılan daldan medet
umacak değilim ya ben
koluna taktığın sepet
ten kokusuna da kırılacak değilim.

anarak bir kıvrımın
susayışlarda bıraktığı hengameyi
ıssız adaya düşse insan düşünmez elbet
üçü beşi.
serap diyorlar
koynunda kunduzların leşi.
nereyedir bu gayret
mesela bu rota kaçı gösteriyor
abaküse gelir mi samimiyet
hamel, itiraf et
kitapların kalınlığında bir tuğla
düşse mesela gökten
uyandığında koşarak çıkmaz mısın
buruşuk o yerden.

koskoca bir ağrı kuşandım
şimdi gidilecek bir deva kalıyor
geriye gelmeyi düşünmüyorum
çünkü hayat yaşarken çok vakit alıyor

dedim bu dünyanın ters yöne körelişi
bir korluk var bunda evet
ya yanarsa bağ,
beni bilinmezlıkle sızlatan
dedi sen bunu al
ölülerin ulaşamayacakları bir yere ko.
dedim nasıl olur
nasıl bulur arayan hevasını
öyle güzel susuyor ki
sessizlik sıkıntı vermiyor
dedim manyak mısın
dedi hayır demeye dilim varmıyor.

13 Eylül 2011 Salı


size de oluyor mu aynısı?


sık sık. gerçi sıklık nedir bunu insan kavrayamıyor. insan aklının karışık olmasına şükrediyor ne acayip. bir haftaya yedi gün çok mu mesela? bu bir sıklık sayılabilir mi? dört mevsim sıkıntı veriyor, hem de iki bahara rağmen. bir de -bahar hem sensiz hem yatalak geçiyor-, saymak, virgül sarfiyatına neden oluyor demiştim hatırlıyor musun? hatta bu virgül sarfiyatına neden oluşluk’tu tam olarak. iyi kavramını aynı potada eritmek için bir abaküse elma-armut toplayıcı eklenmeli bence. sık sık abaküs deyişimde bir hesaplanamayışlık var mı bunu da düşündüm. kullandığımız kelimeler bizi ele verecekse, en basitinden yardım ve yataklıktan yargılanmalılar. mesela çakmağa gaz doldururken yanan birini, salt bununla anabilir miyiz? oluyor öyle şeyler. bir kere belki de çok kere, tenimi sıyır üzerimden, eziyetin ortasinda utangaç bekleyeyim derken, bunun varacağı yerde insan kendi sorgusuna bilmediği yerden soru soruyor. çay iyidir mesela. bunlardan sallandıracaksın iki tane, bak bir daha elin üşüyor mu? ne diyorlar ona, ikame edilebilirlik. bence ikame edilebilirlik insani değil, ticari. arz ve talebin esnekliği. nev’i diyorlar. bulgur gibi. oysa antika öyle mi?


neden?


bak konu merak olunca, ve filmde geçtiği gibi "maskeli birine kimsin diye sormak- yani, insan mantığı itiyor, mantı tabağını bir kenara bırakıyor. 


yaprak taşıyan karıncalara imreniyorum ben ve benim için kanguru en içli hayvandır.


serçeler yarın ne olacak diye düşünmüyor, kanattan mı sandın bu özgürlük?


mesela "yerin hazır" iyilik belirtir ama "yerini yapmak" kötü bir deyimdir. kimyayı sevdiğimi bilebilseydi insanlık. 


en çok "ne çok şey söylemişim" diyorum da bir kere belki de yıllar önce "nedir kelimeleri böyle zihnime bölük pörçük düşüren" de demiştim. bölmek bir elmayı çoğaltmaz sanıyorsun, bunu matematikle açıklamaya bile kalkarsın. 


"bunda şaşılacak ne var" kirli bir cümledir. bir kere alışmak kötüdür, en çok burnuna hayıflanmalı insan belki de ya da bu duyuya.


bana çok acayip geliyor, buyur ediyorum tabi ki. kapıyı çalmadan açıyorum hem de. hissikablelvuku bir arşiv vakası olarak hatırlanıyor ve. resme merak saldım demiş miydim? şema çiziyorum, hem de bir diğer musluk boşaltmıyor içini.


şöyle düşün, örneğe girecekken aklıma geldi; hayalgücü diyorsun da suyu bildiğin için okyanusa ulaşabiliyorsun.


mesela görüp geçtiğin, belki yüzüne bile bakmadığın nicesi, yani diğer taraftan birinin, yüzünü görmek için can attığı birisi. kantarın topuzunu kaçırmak istemezdim.


yani nedir, insan özlemenin ululuğuyla mı avutmalı kendini, yoksa bahtsızlığına çatmalı? kendini pek çok insandan üstün görsen de görmek istediğin birini gören ve neyi gördüğünün farkında olmayan ve adına sıradan dediğin herhangi biriyle kendini kıyaslamak durumunda kalıyorsun.  


"neden" daha başlarken bir kalıba sokmaktır, yol göstermektir, çerçeve çizmektir.



6 Eylül 2011 Salı

sanki


sanki uzaklık ölçülebilir bir şeymiş. olacağına varmış da biz de peşisıra koşarken çatlatmışız ardamarını, yıkmışız sükut duvarını. atladığımız çitlerden sıyrık alıp, çaput bırakmışız şu dilek olsun der gibi.

yakamıza diktirdiğimiz iki el var. şurada dursun.

gözüm takılsa da şu çanağı devirsem kırmızı yayılır zemine. çok yükseğe çıksam sakarlığım tutuyor. ellerim titriyor, bilmiyorum neyin üzerine. ne konuşuyorduk, nerede kalmıştık, kim ağırlıyordu bizi, ne yaşayacaktık da çatkapı devrildi gök. ben bunun altında mutlaka bir şey ararım. zaman altından ne sular akıyor, şu paçalarımız bileklerimize değdi değeli. nasıl çalı, nasıl da buluyor tam da geçmek üzereyken şu yolu. onlar var. henüz ayırt edemedik bizden. ömrümün sebebi demişti arif, işte onlar her şeyin müsebbibi. bir şey yapıyorlar. çok şey yapmışlar. hani tam da ayrılacakken adam o kadından, kimseye söyleyemediği, belki bu yüzden en çok da kendini yiyip bitirdiği, ne için ayrıldığını da bilmediği, kollarını dirseklerine kadar sıvayıp kadın, diş geçirmişti adama, adamın teninin gürültüsü belki bütün geçmişini sağır etmişti. işte öyle derin, dolguya gelmez acıların sebebi olmuşlardı. orada olmasaydık biz, bilmeseydik o ete kopartılacakmış gibi geçirildiğini o dişlerin, nerede duysak tanırdık, izini sürebilirdik nereye gitsek, görse hangi çocuk ya da ihtiyar çıkarırdı bu pürüzün çelmesini. birileriydi onlar ve bunları neden yaptıklarını bilmiyorduk. bir zamandı hatırla; henüz, çaldığımızda bir kapıyı müsait misin diye sormuyorduk, gelebilir miyim demiyorduk, aç mısın diye kimse sormuyordu o zaman, mutlaka aç oluyorduk, konuşmamız gerekiyordu ve kimse meşgul çalmıyordu. aramızda kalacağına söz ver denmemişti hiç, çünkü ne birikse insan etrafına, yanında kim olsa, o araya kimseyi almıyorduk. elimizden bir şey gelmese de anlıyorduk. anlaşılıyordu elimizden bir şey gelmediğini. hani bir zaman bir yerde iki kardeş birbirinden habersiz her gece, birbirinin ambarına bir çuval buğday taşıyordu. sonra onlar. onlar bize ne zaman bu kadar düşman oldular bilmiyorum. biz iyiydik onlar değildi. biz başkasını da düşünürdük, en çok biz severdik, kıskanmaz sadece imrenirdik, onlar öyle değildi. gidişleri sebepsizdi, üzmeleri onlara zevk verirdi. alınlarını değmediğini düşündüğümüz şeylere değdirirlerdi. hiç anlamazlardı, asla hak vermezlerdi, kendilerini yerimize koymazlardı. onlar yalan söylerdi. aldatırlardı, hiç alttan almazlardı. hep söylenir hiç dinlemezlerdi. kıymet vermezlerdi. ama onlar kim bilemiyoruz. onlara da soramıyoruz. çünkü herkes bu tarafta. yandı düğüm, koptu bağ. 

bazen diyorum ki inkar bizi her şeyden kurtarabilir. bütün yükleri yüklenmekten kurtulabiliriz. hissettiğinin ağırlığından bile inkar ederek kurtulabilirsin. kurtulabilirdin, eğer ki başını yastığa koymak gibi bir şey olmasaydı hiç dünyada. eğer kendinle baş başa kalmak gibi bir fırsat bize verilmemiş olsa. her şeyi inkar edip kurtulabilirdin. yanık demedim de aklıma geldi. ben hiç yangın görmedim bir kutu kibrit bulduğum oldu ama. açıyorum gözümü bir kızıllık kaplıyor her yanı, kapatıyorum gözümü, ver elini roma. beklemek ama böyle uzak değil, yanıbaşında. beklemek sahiciliğini diş geçirererek deneyimlediğin bir gerçektir. beklemek birbirine eklediğin günlerin neye varacağını bilmemektir. beklemek, çok duvarsız bir örnektir. beklemek elden gelmeyeni, elinde olmayanla dengelemektir. beklemek karıştığın kalabalığın içinde kendi adını seslenmektir. beklemek duymadığın çıtırtıyla ürpermektir. beklemek eve girdiğinde kapıyı sürgülemektir. beklemek o kapının anahtarla açılmayacağını bilmektir. beklemek roma'da ister istemez titremektir.

kirpiklerim suda uyanıyorum. bir gölün benimle salındığı oluyor yatağımın üzerinde. tuzlu su balıkları, sarkıtılmış oltalar. 
yakamda iki el doğrularak.
beni not olarak cehennemin dibine düşür.
bulup çıkartsın biri ders olarak. 

3 Eylül 2011 Cumartesi

c


cenk c ile başlar k ile biter. oysa
cenk kadınla bitse de başlar gibi
can çekişir.
cenin bir taştır başına fırlatılır dünyanın.
cevaz verilir,
ceza çekilir.
cevap verme gereği çiselemez yağar.
can cenkle cana candaş olur. kadın aş olur, başucunda durur.
cisim kendini candan kopartarak kurur. baş ucu önemlidir.
cenk uçta başlar, bucakta biter.
caddeye bucaktan çıkılır.
cengaver sıfattır adam üzerinde iyi durur.
caddenin sonunda camdan köşkünde kadın bulunur. bak
cefakar cefadan türer cefa c’den.
cenk cefayı celbeder. bak
cebrail başlangıştır cellat son. bak
cennet sonla başlar.
cehennem ceremedir başa gelen çekilir. aranan adrese
cibiliyetle gidilir gibi
cingöz bir söz içimde durur.
cinnet
cenge eş değerdir çünkü gözler yumulur. bak gözünü yumarsan
cihet düşünde can bulur.
cümbüş o zaman başlar.
cümle cüret demektir. kurarsan
cürüm olur.
cümle c ile değil büyük harfle başlar dersem
curcuna olur. oysa
cumhuriyet cumhurdan mütevellit ayakta durur gibi bir
cümle anlamı, cabasıdır cengi göze almanın.
cafcaf cahil işidir demek gerçek,
caka tereciye satılmayacak kadar tedavül haricidir.
c kadını, kadın cümleyi başlatır,
cümlemizi başlatır gibi susarak.

19 Ağustos 2011 Cuma

şubat

şubata ebat biçeyim
üstünde güneş doğmayan krallığımın
parsel parsel
sefaletini içeyim.

bu evraklar sizin olsun
bu çek, bu bana faydasız bono 
vadeler sizin olsun
kurlar ve kul köpeği kullar
ete değen diller
ve gayesiz bir gayretin işçisi pullar.

bana yalnız
yalnız bana
bir gitmelik
üçe kadar sayılsın. 
ne olur benim gitmeme
şubattan bir gün katılsın. 

koluma yar da istemem
sadece babamın körüklü saati
takılsın.
tıkılsın benliğim içime
iki elimle kendimi
kendime bükeyim.

suratle suret değiştiren 
yüzlerce yüzü
yanlışa düşüp de

kanattığım dizi
bilettiğim kanlı izi
bırakıp size
morarmış gönlümü
buza koyayım. 

ben, nuh’a duacı balık
bırakın biraz
suya uzanayım.