yıllar evvel, parasızlığımızın bilmem kaçınca yılında, bir kış vakti babam, herhalde ekmek alırken fırında düşürdüm diyerek evden çıkıp, yüzünden düşen bin parça ile eve döndüğü gün -hem de nasıl anlatayım, bana şu an yere düşürülse dönüp yüzüne bakılmaya değmeyecekmiş gibi gelen ama o zaman ona göre çok olan parasını bulamayıp da eve döndüğü gün- bu dünyanın gariban çocuklarına değil, gariban babalarına acıdım. o yüzden dilerim ki şu dünyadaki rızkım ne ise bana değil, dünyanın gariban babalarına verilir ki yüzlerinden düşen bin parça çocuklarının ciğerine saplanmasın.
30 Mayıs 2014 Cuma
20 Nisan 2014 Pazar
tadı yerine gelmiş dünyanın ilk günü
"seni uçurmazsa yandın
kuşları da uçuran"
İnsana derin bir azap olarak; hissettiği, dile getirdiği, yaşadığı hiçbir şeyin muazzam bir şiddete ulaşmamış olması yetiyor. Yeniyi umut etmemenin, yarını beklememenin, eskiye özlem duymamanın, dünü hatırlamamanın hareketsizliği içerisinde, var olanı sadece sarsıcı bir netice, tek bir keskin sonuç değerli bir şey haline getirebilirmiş gibi geliyor. Düşünce kalkmanın, yenilince tekrar denemenin azmi ve gayreti birilerine örnek olacak ya da tavsiye edilecek bir şey değil. Düşünce kafanı çarpıp ölmek kadar sağlıklı bir çözüm olamaz bu bahsedilenlerin hiçbiri. Hiçbir şeyle tamamlayamadığımız o yarım kalmaların, tatmin olmamaların zemininde, böylesi olağan ve ne olmuşsa mümkünlük çerçevesi içerisinde vuku bulan bir dünyayı, ancak çarpıcı bir hayret yaşanmaya değer kılabilir ve insan, yaşamına ışık tutacak bu çarpıcı aydınlanmayı ancak yaşamı pahasına elde edebiliyor. Şiddetli bir baş ağrısı, duvarlara çarpa çarpa başını ağrısından kurtaramayanların harcı değil.
Ceketimin önünü ilikledim ve yürüdüm. Rahatlamıştım. Beni dünyayla bağlı tutan tek ip sanırım aşamadığım bu karşılıksız kalmaydı. Neredeyse bütün öfkem geçmiş, yenilgim aklımın ucuna gelmez olmuştu. Utanmasam kendimi neşeli sayacaktım. keyfimden herkesi affettim. Hiç görmediğim caddelerin üzerinden geçerek, vitrinleri seyrederek, durup önlerinde camlarını yumruklayarak, gündüzün bütün gürültüsünü dudağımdaki ıslığın içinde eriterek, dünyanın bir ucuna varsam da sendeleyerek aşağı düşsem diye düşleyerek yürüdüm. Elimi cebime sokunca, -elimi, bir zamanlar ikimizin birden elini soktuğu cebime sokunca- onu o masada bırakışım aklıma geldi. Dönüp arkama baktım, onu bir kez daha göreyim, iyi olduğundan emin olayım diye. Geçtiğim onlarca sokağa rağmen, yüzlerce binanın arkasından, onu son kez gözlerimle öpeyim diye dönüp arkama baktım. Artık Dunya'yı geride bıraktım ve tekrarladım: Sağlıklı bir bedende hücreler, gerektiğinde bedenin uğruna, kendi hayatlarından feragat ederler.
Bunca çatışmamıza ve bitmek bilmez kavgalarımıza rağmen, arsızca yönümü evine doğru çevirdim. Dostluğun ne kadar da şahane bir şey olduğu palavrasını tekrarlayacak değilim. Sırtımızı yaslamak istediğimiz ve sapasağlamlığından emin olup adına dost dediklerimizi bir seçicilikle elememizin altında yatan niyet, tamamen işe yarama niteliklerinden kaynaklanıyor. Vurunca yıkılmayacak dostlar seçeriz çünkü dişini dökemediğimiz birine içimizi dökme çabası beyhudedir. Çünkü ancak gözden çıkarılmamış olan bizi harekete geçirecek kadar kıymetlidir. Hiç düşünmeden yönümü evine doğru çevirdim. Öyle ya, dost dediğin kötü günler için vardır. Çünkü herhangi bir insanla, şahane bir günü mahvetmeniz mümkün iken, dostunuzla ancak mahvolmuş bir günü bölüşebilirsiniz. Bir zamanlar, gerçek bir sevgiyi, insanın başına gelen her türlü acıyı sevdiklerinden uzak tutma gayreti sanıyordum. Kimseyi kendi sıkıntıma ortak etmemek adına her nasılsın sorusunu, beni boş ver, asıl sen nasılsın diye yanıtladım. Birilerini, sevdiğim için üzmüyorum sanıyordum, meğer sevsem üzermişim. Bu inceliğim, kimsenin yanına kâr kalmayacaktı elbette. İnsanlıktan intikamımı almak için kendime bir kurban aradım. Bir gün telefona sarılıp, çok sevdiğim bir dostuma, bütün neşesiyle merhaba demesini ağzına tıkarcasına, babam öldü dedim.
Her şey bir varmış'la başlamıyor, bir yokmuş'la bitmiyor, bir yerden sonra, bir yerin önemi kalmıyor. Çelişkilerinden arındır, korkularından uzaklaştır, bencilliğinden kurtar, hatalarından koru. Bak hepsini topluyorsun bir insan etmiyor. Sokağı hızlı adımlarla geçip, dostumun oturduğu apartmanın önüne geldim. Başımı yukarı kaldırıp, cesaretimin kırılmasına yol açmamak için, doğrudan içeri girdim. Sonra yavaş yavaş merdivenleri adımladım. Hafifledim. İçimden dedim anlatsam, sözüme inanmazlar. Betondan bir basamakla, göğe yükseliyordum. Kurtuluş az ötedeydi, sekiz kat ötede Golgota Tepesi. Cebimde sigara paketleri, modern dünyanın çarmıhı yani, ceketimin iç cebinde tek sayfalık bir mektupla kapısının önünde durdum. Cesaret soylu evlat! Ancak bu şekilde yıldızlara doğru yükselinir. Kapısını çaldım. Onu evde bulacağımdan emin olmama rağmen, ne konuşacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Kapıyı açtı, yüzüne bile bakmadan içeri girdim. Salonun ortasında duran sehpaya doğru ilerleyip ceplerimi boşalttım. Yaktığım sigaramdan bir nefes çekip, sorumu dağınık saçlarına, uzamış sakallarına üfledim.
-Merak ediyorum, bu kadar boş vakti nereden buluyorsun?
-Hiçbir şey yapmayarak temin ediyorum.
Hafiften kararmaya başlamış odanın içerisinde, zayıflamış yüzünün sol tarafı bana dönük, sanki yıllar önce başlamış bir sohbeti sürdürüyormuş gibi sakin, yorgunluktan harap olmuş bir sesle bir şeyler anlatıyordu. Balkona sırtını dönmüş koltuğun üzerinde bakışlarımı salonda gezdirirken, hatırladım. Garip bir şekilde, durduk yere canını muazzam bir şekilde sıkabilir ve dişleri var mı yok mu diye düşündürecek kadar asık suratlı olabilirken, bazı felaket anlarında onu neşeyle dolup taşmış buluyordum. Neşesi de öfkesi de üzülmesi de garipti. Suratını yumrukladığı biriyle işini bitirdikten sonra oturup yanına ağlayacakmış gibi bir ucu bir ucundan fersah fersah uzakta hislerin arasında koşup duruyor, takılıp düşüyordu. Bir gün, onu bekleyen kız arkadaşını parkta bir çocuğu severken görünce, koşarak yanına gidip "Bana benzemiyor, kimden bu çocuk?" diye bağırdığını anlatmıştı. Güldük. Muhteşem denemese de kendine has bir şaka anlayışı vardı, hiçbir şey yapmayarak temin ettiği. Öte tarafta, bana göre müthiş denebilecek bir yeteneğe sahipti. Kendi isteklerini ve düşüncelerini, bunlar karşısındakine aitmiş gibi düşündürerek istediğini yaptırmak gibi. Bunu bildiğim için, verdiğim kararın tamamen bana ait olması isteğim, onu bu meselenin dışında tutmakla gerçekleşebilecekti ancak. Çok da hazırlıksız değilmişim diye geçirdim içimden. Ki zaten varacağım yerden emindim, sadece oraya nasıl gideceğim konusunda tereddütteydim. Birkaç dakika istiyordum ondan sadece. Yüksek yerlerde tanıdığı olan biriydim nihayetinde, işim nasıl hallolmaz diye kendimi teskin ediyordum. Bir şeyler söylemeliydim yoksa lafa "Buraya boş boş konuşmamak için mi geldin?" diye gireceğinden şüphem yoktu. Gidecek başka bir yer bulamadın mı diyebilirsiniz ama şunu da bilirsiniz bu kendimizi değil sevdiklerimizi cezalandırmak için seçtiğimiz bir yol. Herhangi bir ortak noktanız olmayan insanların bile sizinle çekinmeden konuşacağı iki şey ve mutlaka bunlar hakkında söyleyeceği bir şeyler vardır. Birincisi memleketin hali, ikincisi kadınlar. Tam da bu kurtarıcı bilgiyi kullanmanın vaktidir diye düşünerek "Çok denedim ama insanları olduğu gibi kabul edemedim bir türlü" dedim. O konuşmaya başlarken, ben kendimi cevapladım: Ben verilecek bütün cevapları aldığım için buradayım.
Ah Dunya, bekleyenim yok, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi biri. Düşün, büyük patlamadan bu yana, hatta kâlu bela, ne olduysa, yani dünya tarihinde bunca olandan sadece biri, sadece biri bile olmasaydı karşılaşamayacaktık. Buna tesadüf denebilir mi? Nasıl bir körlük bizdeki, nasıl hayret verici bir şeyden bahsediyorum sana bir bilsen, binlerce yıldır şu düzenin işleyişi, hepsi ama hepsi hayatımızın aldığı şeklin hazırlayıcısı. Düşün kaç yıl önce o kuş, yerdeki solucanı yemek için havalanıp da vurulmasaydı, onu eve götüren avcı belki takat bulup yerinden kıpırdayamayacaktı. Sonra sevdiği kızı alıp, başka bir yere kaçarak, yorulmak nedir bilmeden götüremeyecekti. Oraya yerleşip dünyaya dağılacak çocuklar yapmayacaktı. Buna tesadüf denebilir mi? Seni doğuran da bir kadın, öldüren de, peki ya buna? Kendime bir dil bulup da anlatamadığım için ya da açıp da göğüs kafesimi gösteremediğim için kırgınım. En çok da, kırılmam bu kadar gürültü çıkarmışken, bir kere dönüp bakmamalarına, bir kere dönüp bakmamana. Seneler evvel ablam dördüncü kattan düşen çocuğunu yerden kucaklarken "Orada mı uyuyakalmış yavrucak?" diye sormuş oradan geçen biri. Başkalarının acısı bizim için işte bu kadar, başkalarının acısı bizim için yerde uyuyakalmış sandığımız bir çocuk kadar.
Ben kendi serüvenimi yaşarken, hatta hayatım bir fil şeridi gibi üzerime basıp geçerken, sanırım o, gelişmişlik ile vardığımız noktanın, bize bulaştırdığı kire ilişkin çıkarımlarını tekrarlıyordu. Güzel bir şarkıyı tekrar tekrar dinlemek gibi, o da güzel bulduğu düşünceleri fırsatını bulur bulmaz tekrar satardı. Bunu söylemiş miydim? Ya bunu? Yerinden kalktı. Verdiği aklın doğruluğundan olmasa da faydasından emin, dünyanın en ağır işini halletmiş gibi yorgun, ayaklarını sürükleyerek mutfağa doğru ilerledi. Mutfağa gidip "Aç mısın?" diye bağırdı. "Pek değil" dedim. Ben zaten ne isem pek değilimdir. Pek aç, pek cana yakın, pek oralı, pek iyi. Pek beceremem konuşmayı, pek anlatamam söylemek istediğimi. Hızla yerimden doğruldum, beklediğim an geldi diyerek, hızla yerimden doğruldum. Açık balkon kapısından geçip, belime kadar gelen balkon duvarının önünde durdum. Ne tuhaf. Ne söylesem eksik kaldı diye bir telaşa kapıldım. Şuradan bağırsam dedim, bütün şehre bağırsam. Bir kadının sekizinci katını bilirim. Ah Dunya, bakarsın bahçeleri de olur insanın, toprağını eştiği, gizli saklı çıkarıp güneşe serdiği, bin ah ile darmadağın edip, her gün bin pişman gönlünü aldığı. Bildim. Vardır elbet senin de bir bildiğin, yoksa böyle durmadan niye, koşar adım kaçarak kendinden içeri, belki bendeki toprakta hiçbir şey yeşermez diye, gidiyorsun hoşçakal çiçeği. Heyecanla ceketimin cebini yoklayıp, içeri döndüm. Kanla kirlenmiş bir evraka dönmesin diye yazdıklarım, ceketimi çıkarıp, koltuğun üzerine bıraktım, kolumun ortasından elimin üzerine doğru akıp kurumuş kanı görünce kolumu ısırdığımı hatırladım. Bu ısırık, dünyadan bana kalan ve yanımda götürebileceğim tek hatıraydı. Ayak seslerini duyunca kendimi koltuğa bırakıp, parmaklarımla oynamaya başladım. Elinde iki bardakla içeri girdi. Bardağın birini önüme bıraktıktan sonra yerine oturdu. Kolumu, arkama doğru saklayarak "Bana kendimi çok değersiz hissettirdi. Varlığımın gerekliliğine dair hiçbir umut bırakmadı bende" deyip söze girdim.
Kadınlar hakkında bildiğini sandığı bütün şeyleri, kafama sokma gayretiyle peş peşe sıralıyordu. Bir taraftan kahvemizi içiyor bir taraftan sıramız gelsin diye bekliyorduk. Sık sık, kurduğum cümlelerden dolayı endişeye kapılarak, kendi içimden tekrar ediyordum. Sanki başladığım cümle ile bitirdiğim cümle birbiriyle alakasızmış gibi geliyordu. Kafamı toplayamıyordum. O günlerce burada sanki, tek bir soru sorulsun, tek bir insan söyleyeceklerini dinlesin diye beklemişti de, açılınca musluğu durmak bilmedi Bir kadının dünyada isteyeceği son şey yalnız kalmakmış, dediğine göre. Zaten kendisinden başka birinin yalnızlık çekmediği saplantısından, bu dört duvarla muhatap olmayı kendisine iş bellemişti. Gerçek bir yalnızlık, ancak koktuğu için cesedin bulunmuşsa yaşanmış demektir diyecektim, diyemedim. Bu üzgün odayı yık, bu kör düğümü çöz diyecektim, diyemedim. Gerçek bir iyilik, olanı olduğu hali ile bırakmaya engeldir diye düşünürken, geldiğim hale bak. Karşımda duran perişanlığına şahit oluyorken, kılımı bile kıpırdatmıyorum. Kalmalı diye düşündüm. Ama hayır, ne olur bu sefer kusuruma bakmayın. Hep birkaç kişilik düşünerek yaşamaktan yoruldum. Canım sıkıldı, yüzüm asıldı, kahvemden son yudumu aldım. Bir sigara yakıp yerimden kalktım. Bir yerlerde okumuştum. Böyle sık sigara yakmak da bir kaygı belirtisiydi. Madem dedim öyle, bu bilgiyi hayatımda kullanayım. Ne zaman sigara yaksam aklıma geldi: demek ki kaygılıyım. Zaten bir kere de sigaranın, vitaminlerini öldürdüğünü okuduktan sonra, meyve yemeyi bırakmıştım. Kitaplığa doğru yürüdüm. İte kaka bastırmasını sağladığımız ama orada kimsenin anlayacağı bir şey yok diyerek toplattığı ve kitaplığını doldurduğu kitabını çekip, ortasından birkaç cümle okudum. Bu kitabı yazdığı zamanları hatırlıyorum. Kalabalık bir arkadaş ortamında olsak bile aldırmadan, deli gibi sayıkladığını, biriyle konuşur gibi cümleler kurduğunu, sonra apansız gitmem lazım diyerek kendini bu eve kapatışını. Yazmam lazım, yetişmem lazım bahtıma diye çabalayışını. Ondan daha kötü olan şaka anlayışımla "İlk defa duyuyorum adını. Neyse, bu kitapların hepsini okudun mu?" dedim. Cevap verdi. Gülüştük. Kitabı yerine bırakıp, dünyanın sanki en uzun yolculuğuna başladım.
Sizin olduğunuz yerden sıkıldım. Madem ki dünyanın tadını kaçıran benim, gideceğim. Her şeyiniz gelir geçer. Ben de öyle gelip geçeceğim. Tutunmadan yürüyemeyişleriniz var, yürüyüşleriniz hiçbirini sonuna kadar götürme cesareti gösteremediğiniz. Her şeyinizde bir karşılık, almadan nefes bile vermezsiniz. Sabahlarınız var sizden başkasına doğmaz, kimse sığınamaz akşamlarınıza. Bütün dünyayı kendinize yonttunuz. Diğer taraftan, dünyayı görmemek için, ihtiyaç bildiklerinizden gözlerinizin önüne duvarlar ördünüz. Annesi babası yanında, giydirilip kuşandırılmış çocukları görünce, sonsuz bir hazine saydığınız kalbinizden gelen şefkat ve o derin sevgiyle başlarını okşadınız. Yalın ayak çocukları, kir pas içinde görünce yolunuzu değiştirdiniz. Steril bir aşağılıkla bezediğiniz ömürlerinizi, bir apartman dairesinin içerisinde, sabun kokarak bitireceksiniz. Alalede yaşadığınız ne varsa abartlamarla bezediniz. Çok derin yaralarınız, çok acı hatıralarınız, bir yıkıma daha kalmayan takatiniz, hepsinin gerisinde bitip tükenmek bilmeyen korkaklığınız, bencilliğiniz. İnsana dair ne varsa, insan olmamakla tükettiniz.
Canımı sıkan ne varsa, istediklerim olmadığından sanıyordu. İkimizi de tanıyordu. Belki ondan böyle pervasızca ilişkimiz hakkında akıl yürütüyordu. Atladığı nokta ise sevdiğim kadınla süren anlaşmazlıklarımızın elle tutulur sebeplerden kaynaklandığı yanılgısıydı. İstediklerim, istediğim şekilde olmadı diye bunalıyordum ona kalırsa. Karanlık birden indi. Ömrümün geri kalanını, el yordamıyla yaşamak zorunda kalmışım gibi bir hisse kapıldım. Sesi kesildi dünyanın. Perde kapandı, bu oyunun da sonuna geldik sevgili dostum. Sonra düşündüm, hayatım boyunca yaptığım kaç konuşma tıpkı böyle, arkasında bambaşka bir hikaye yürürken, görünürde hiçbir şey yokmuş gibi sürüp gitti. Kullanılmış olmak hissi onu ne kadar rahatsız edecek acaba diye düşündüm. Varsın arkamdan sitem etsindi. Burada, bu dört duvar arasında, ne konuştuğumuzu bile tam olarak hatırlamıyorum ama sürdürecek mecalim kalmamıştı. Konuşmak sadece biraz daha yaşatır, hayatta tutmaz biliyorsun. Senin de dediğin gibi söylememiz gerekeni söylememek için konuşulması icap etmeyen her şeyi söze döktük. Şimdi sevgili dostum, biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var.
Birkaç saattir süren bu faydasız beraberliği bitirmek için, son yalanıma başvurdum. Duyar duymaz telaşa kapıldı. Elleri titremeye, sesi çatallaşmaya başladı. İşte sana hepimizi güldürecek bir şaka için sunulmuş bir felaket anı. Kapıya doğru koştu. Alelacele ayakkabılarını ayağına geçirerek "Görüşeceğiz seninle gerizekalı" diye bağıra bağıra evden çıktı. Bir sigara yakıp, balkona çıktım. Akşam rüzgarı sigarama ortak oluyordu. İşte bu tepenin önünde, kendini yaşamakla kavurmuş bir güneş batıyordu. Balkon duvarından ayaklarımı aşağıya doğru sarkıtıp oturdum. İçimi, göğe yakın olma ürpertisi sardı. Bütün bu olanlar başımı döndürüyor Sevgili Dunya, bütün bu olanlar dünyayı. Ben bu hayattan bir baygınlık olarak geçtim, diyebildim. Birkaç nefes sigara çektikten sonra, "Düşündüğünden de çabuk görüşeceğiz" diyerek, yere indim.
------
Öncesi için:
26 Ocak 2014 Pazar
film bunlar
şöyle bir şey yazmıştım:
bir kitapta şöyle bir şey geçiyordu. taksici, yazar abimize anlatmış. taksici, bir film setinde çok acıklı bir sahneden sonra oyuncuların kahkaha patlattığını görünce "film" işinden soğumuş. "film izlemem o yüzden" diyor.
bundan on küsür sene önce, bir dergideki yazarın sıkı takipçisiydim. odamın duvarları dergideki yazılarıyla doluydu. seneler sonra bir şair için düzenlenen anma programında fularıyla arzı endam ettiğini görünce biraz soğumuştum kendisinden. birkaç yıl sonra da bu twitter mecrasında karşılaştım kendisiyle. ona bir şey diyemedim ama kendime kızdım. bir zamanlar duvarlarını yazılarıyla doldurduğun adam bu muydu diye. ondan da kendimden de utandım. sonra demiştim ki beğenerek okuduğum yazarların sanırım en sevdiğim yanı, ben onları tanımadan ölmüş olmaları. bu pek muhterem tekrar karşıma çıktı twitter gevşeklerinden biriyle karşılıklı yazışırken. bu kadar pespaye hale nasıl geldiğine inanamadım. ya da kendime inanamadım bir türlü.
ya da şöyle diyeyim. o çok severek okuduğum yazarların, tüm bunları bir masa başında oturup "güle güle" yazmış olmaları fikrine inanmamak istiyorum. ve bu tırt adamdan "yazmak" fikriyle olan ilişkime şüphe bulaştırdığı için nefret ediyorum. o taksicinin artist yüzünden filmden soğuması gibi.
kıymetli sanatkar berna kılıçoğlu'ndan şöyle bir cevap geldi ki bence şahane:
sanat yoktur sanatçı vardır diyo Gombrich "sanatın öyküsü"nün başında. bence sanatçı da yoktur, bütün bunlar hepsi seks. hepsi büyük pembe bir balon. bu sanatçı dediğin, yaptığı işin doğası gereği narsist olmalı (yaptığını beğenmezse nasıl yapacak), biraz obsesif olmalı yoksa hiçbir işi bitiremez, biraz da asosyallik şart yoksa aklına geleni meyhane sofralarında tüketip yazamaz ya da çizemez (zaten twitter gerçek asosyallerle utangaçları birbirinden ayırıp, bir romana dönüşebilecek küçük düşünceleri patlatma aracı olarak çok işe yaradı. allah twiterdan razı olsun, bir sürü gereksiz kağıt israfı önlenmiş oluyor). ha bir de şüpheyi kaldırmaz bu işler, mükemmel olacaksın ve bundan hiç şüphelenmeyeceksin. e artık ortaya karışık bir şizofren oldun mu? yaz o zaman, at kuyuya taşları, çıkaramasınlar. yani diyeceğim o ki gamlanma ömer, ya ne olacağıdı?
6 Ocak 2014 Pazartesi
yokuş aşşa
mahmut çebi ve turgut uyar'a yarı yarıya
"güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan"
kopardığın dikenler sana tek tek hesap sorar
"dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan"
bir filiz kendine gün yüzü görecek toprak arar
"muş - tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan"
inancından dünyayı kapkara bir yanlışlık kaplar
"sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan"
döküldüğün yere senden bin parça tarih akar
"bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan"
bıkkınlığının çehresini güller kendine suret yapar
"muş - tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki"
benim battığım yerde sabahsız bir gece doğar
"el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen"
benim içim kendini sığınılacak bir yer sayar
11 Eylül 2013 Çarşamba
biraz takat kalsaydı hiç değilse dibimde, olmadı yanı başımda. "senin göğsünü yarıp genişletmedik mi" okuyunca, yani o ferahlık için bile demek ki bir döş yarılması gerekiyor önce diye söyleniyorum. işte ben ne zaman yarılsa döşüm, inşirah bulacağım diye umarken kayboluyorum. başkaldırsam bir yere çarparım, ağzımı bozsam düzelmez yine de tadı. beklemekse çare olmuyor neyi beklediğini bilmeyince, bunu biliyorum. bilmek bana yetmiyor, kime yetiyorsa onun olsun. beni biraz affedemez misiniz, yine çok oluyorum. dünyanın bütün ters köşelerini dönmüşken aklıma geliyor: "su akıyor ve ben gidiyorum" diyen adam uyuyakalmışken bir yangında ölüyor.
21 Ağustos 2013 Çarşamba
"şunu kabul ediyorum ki insan bu dünyaya kabullenmenin ne olduğunu anlasın diye geliyor. verilen bu yüzden veriliyor, alınan bu yüzden alınıyor. kurbanlığın fiyatı için karşı tarafta cedelleştiğin el, aslında seni kendisine kurban seçiyor. özgürlük sadece bıçağı ne kadar iyi kullanabildiğinle alakalı bir şey. kimse kendi şah damarını bir başkasınınkini kestiği kadar iyi kesemez. kabullenmek damarsız yaşamak. topyekün damara bağlanmak. hürriyet sadece bilenmekten yok oluncaya kadar insanın bıçağı taşa çalması gibi. korku yani. kendini kesmekten korku."
yazıp göndermiş bugün selim, "dünya zehir gibi kardeşim" yazıp göndermiş, yazdıklarını bu dünyada okumuş olmaktan saadet duyduğum selim, bir gün bana "geldi mi içinden yazmak" diye sorulursa, mutlaka cevabımın içinde adını anacağım selim.
14 Haziran 2013 Cuma
bir kavganın tasviri
baktım biri orta yerde bekliyor. ne bekliyorsun dedim. koca koca adamlar şu ufacık çocuğu dövmüş, en azından "nasıl yaparsınız" diye soracağım dedi. niye dövmüşler dedim. gölge etme demişler, dinlememiş. biçmişler körpeciğin kolunu kanadını. içime dokundu mevzu, ben de beklemeye başladım. iki kişi bekledik. karşı kahvede oturan bu zorbaların amca çocukları ellerinde sopalarla yanaştı. dağılın ulan dediler. dağılmadık. ikiye bile bölünmedik. eşkıyalığın dozunu artırdılar. bunu gören bir kaç vatandaş daha yanımıza katıldı. dağ başı mı burası, bu ne zulüm diyerek. hadi diyelim dağ başı, reva mıdır şu yaptığınız diye sorarak. bu sefer nasıl yaparsınız diye beraber bağırmaya başladık. sesimiz daha gür çıkıyordu. duyan geldi. kimisi ne dediğimizi işitip gitmek için, kimisi kalıp destek olmak için. bağırdık, kalabalıklaştık. nereden baksan on kişiydik, birbirini ilk defa gören on kişi. kimisi bıyıklıydı, kimisi kel. kimi etek giymişti, kiminin yoktu ayakkabısı bile. kiminin elinde şemsiyesi vardı, kiminin elinde gazoz şişesi.
başımıza indi sopalar, yaralandı nereden baksan beş kişi. yerine gelmez mi daha fazlası. kalabalık artıyordu. bir kısmı içinde tutamayıp kellere olan nefretini döktü ortalığa. güneşli günlerde sizin şu başınızdan çektiğimiz nedir, yeter gözümüzü aldığınız diye akıllarınca eleştirileni yaptılar. arkadaşlar derdimiz kellik değil. burada şu yavrucak için toplandık diye sesleri bastırmaya çalıştı, içimizden birileri. o sırada yoldan geçen bir arkadaşım beni gördü. hayırdır ömer dedi. ağzımı açmamıştım ki daha, ilahi ömer, keller için ileri geri konuşan bu insanlarla yan yana olmayı sana yakıştıramadım deyip gitti, mevzu o değil bile diyemedim.
bu zorbalarla başka meseleleri olan başka başka adamlar, fırsat bu fırsat deyip kalabalığa karıştılar. bize de bir tokat sallayacak aralık bulunur elbet deyip aramıza saklandılar. iyi bakın dedi orada oturanlardan biri, iyi bakın. kimlerin oyununa piyon oldunuz. kardeşim bu mahallenin kaldırımlarını bu zorba dediğiniz adamlar yeniledi, bir de tutup sokağa çeşme diktiler, utanmıyor musunuz bu adamlar için ileri geri konuşmaya diyen mahalle sakinleri de çıktı. adam kaldırım yapmış, çeşme dikmiş, yakışıyor mu yani bir çocuk için ortalığı birbirine katmak? hem daha geçen hafta burada bir kadına "belin kaç santim" diye sordular, o zaman neredeydiniz? o zaman da gelip burada bekleseydiniz, samimiyetsizsiniz. e ama biz ona değil buna şahit olduk, görsek elbette bir şey derdik diyemedik.
biri gelip, dükkanın önünü kapatıyorsunuz, yazık değil mi bu esnafa, ekmek götürmesin mi evine deyiverdi. götürsün abiler, götürmesin ister miyiz hiç, lakin şu yavrucağın kolunu kanadını budamışlara "ulan" diyecek kadar da duramayacak mıyız yani şurada deyiverdik. dinletemedik. derken zorbalar, köşeyi dönüp yaklaştılar. benim burada amcaoğlumun elindeki sopanın kıymığı sizin yüzünüzden eline batmış dedi zorba başı, zalimsiniz. birader sopayı sallayan senin amcaoğlu, bunun da mı kabahatlisi biziz diyemedik. nereden aklına geldiyse, sahi siz burada niye toplandınız diye soruverdi. dedik şu körpe fidan oturmak istiyor şuracıkta diye. kes kes dedi. kardeşim biz burada kırk kişi akrabayız. biz oturmak için üst üste çıkarken, soralım istiyorsanız, otursunmuymuş o çocuk orada, peki var mısınız oylamaya?
gençler böyle bekliyorsunuz ama beklemekle zorbalık bitmez. istiyorsanız ben size bir şaka yapayım, hep beraber gülelim olmaz mı dedi yoldan geçenlerin en zekisi.
16 Mayıs 2013 Perşembe
kapanış
dostum mesud'a
beş-altı ay önce tasarladığım bir hikaye vardı. bitirdiğimde, daha önce yazdığım iki hikaye ile birbirine bağlanacaktı. hayatımda ilk defa, sonunun nasıl olacağına yazmaya başlamadan önce karar verdiğim bir öyküyü yazmaya niyet ettim ve tabii ki yazamadım. araya bir dünya mesele girdi ve hikaye taslak olarak kaldı. kafamda çevirip durdum ve bunu yaparken cür'etime bak ki insana ait ne varsa bir seferde söylemek ve uzun bir süre bir şey yazmamak düşüncesini taşıyordum. bir türlü olmadı. aşık ismetî'nin "düştüm ibret aldım, kalktım unuttum" diye bir şiiri vardır. pek sevgili necati hoca, bu mısrayı kullandığı bir şiir getirip "şuna bir bak, sağını solunu düzelt" dediğinde "insan; kanatlı melek, kanatsız şeytan" mısrasını okuyup durmuş ve neresi düzeltilebilir insanın diye düşünmüştüm. ve yazmak işte böyle, daldan dala atlanılan bir şeydir.
bugün birkaç tane görüntü izledim. bıçaklanan, demir çubuklarla dövülen, tekmelenen, kurşuna dizilen kan revan içindeki insanların başlarına gelen felakete nasıl çaresizce boyun eğdiğine şahit oldum. hem de bunu yapanlar, kendi haklılıklarına olan sarsılmaz inançlarının eminliği ile eylemlerini gerçekleştiriyorlardı. sevgili murat abi ile şiddet üzerine bir şeyler konuşurken, o şiddetin değil de karşısındaki çaresizliğin daha dayanılmaz olduğu hususunda birkaç şey söylemiştim. elim kolum bağlı, onların çaresizlikleriyle beraber, çaresiz kaldım. en çok da bunları yapanların bir insan olması, aynı kötülüğü benim de içimde barındırdığım fikriyle korkunç bir utanç uyandırdı bende. sonra kendi acılarımı düşündüm. nasıl hiçe indiğine tanıklık ettim. bir sözü dünyamı cennete çevirecek insanların, bunu benden nasıl esirgediklerine sitem ederken, insan denilen canavarın dünyayı nasıl cehenneme çevirdiğini gördüm. ve yazmak işte böyle, hiçbir yaraya merhem olmayan bir şeydir.
neredeyse her gün, bir şekilde suça bulaşmış, her tavrından salt kötülük akan insanlarla tanışıyorum. onlara bakarken kendimce, şartların insanı getirdiği durumu göz önünde bulundurmaya çalışarak var oluş biçimlerine bir geçerlilik bulmayı umuyorum. üzülüyorum hallerine, anlamaya, bir çıkar yol bulmaya çalışıyorum. biliyorum ki umut etmek güzeldir ama dünya hiçbir zaman, bir önceki gününden daha güzel bir yer olmadı. yine de, elbet umut vardır diyorum. -ve sevgili said öyle şahane "umutsuzluk haramdır" demişti ki- , bir gün güzel bir şeyden bahsedecek bir şey yazana dek bir şey yazmak istemediğim fikrini bu sebeple kendime tekrarlıyorum. ve yazmak işte böyle, en çok kendine söylemektir.
bütün bu olanların, olmayanların, hataların, günahların, hayatın, dünyanın içinde, "insan nedir ki iyi olsun" çok iyi bilerek, içimden "insanız, affet" demekten başka bir şey geçmiyor. hem kırıp döktüklerim, hem de kırılıp dökülen yanlarım için.
ve yazmak işte böyle, yazmayacağını bile yazmaya muhtaç bir halde dile getirdiğin bir şeydir.
12 Mayıs 2013 Pazar
oğlum aç değilsin, açıkta değilsin. ne yalnızlığı?
-bir anne sözü-
bir şey olmuşsa olabiliyor demektir. olmamışsa da olabilir demektir. her şey mümkündür ama her şey imkan dahilinde değildir. bir şey muhtemel kılınabilir ya da her şey ihtimal dışı bırakılabilir. olmayacağından emin olunabilir belki ama olduğundan emin olunamayabilir. bir şey başka bir şey ile bitebilir ya da hiçbir şeye her şey ortadan kalkana kadar bitti denilemeyebilir. anlaşılabilir bir şey, anlamlandırılamayan bir şeye dönüşebilir. insan çok iyi bildiği bir şeyi kendine anlatamayabilir. bildiğimiz değil de duyduğumuz bizi yıkabilir. bazı sorular gerçeği pekiştirmek, bazıları da gerçeği yok saymak için sorulabilir. dünya bizi, o kapıdan çıkarsan bir daha buraya dönemezsin diye tehdit edebilir. her şeyimiz bir gün, hiçbir şeyimiz bile olmayabilir. yazgı başa gelen en güzel şey olabilir. kabul edilebilir bir en kötü, kabul edilemeyen bir en iyiden daha huzurlu gelebilir. kaygı teslimiyetin yokluğudur. aslında durum tam olarak böyle olmayabilir. tam olarak böyle olmayan her şey çünkü kaygıyı doğurur. birileri en doğrusunun bu olduğuna kanaat getirebilir ya da hiç kimse en doğrusunun ne olduğunu bilmek bile istemeyebilir. hata affedilebilir bir şeydir ama biri de çıkıp -bana yaptığını sana bağışlıyorum ama kendine yaptığını nasıl bağışlarım- diyebilir. bir şeyin insana özgü olması, insana özgü olan hiçbir şeyin yanlışlığını ortadan kaldırmayabilir. bizim yıkılan duvarlarımız, başkasının katını yükseltebilir. bir insanın alçalması değil de, çakıldıktan sonraki o haline tanıklık ediyor oluşumuz canımızı sıkabilir. bir gecede bütün dişlerimiz tutmaz hale gelebilir. telafi edilebilir bir dün, dönüşü olmayan bir yarın halini alabilir. bir boşluk kendisini durmadan var kılabilir. bir yol yalnız da yürünebilir ama her yol bu yalnızlığı kaldıramayabilir.
ama böyle şeylerden annemize bahsedemeyiz. mesela onlara, kalbimizi kıran kadınlardan ya da yarım kalan her şeyin bizde bıraktığı tortudan söz açamayız. çünkü annemiz bol endişedir, çokça sara nöbetidir annemiz. ele muhtaç olmamak ama öpecek bir el aramaktır annemiz. ama böyle şeylerden annemize bahsedemeyiz. hamsun'un açlığından ya da kierkegaard'ın titremesinden, annemize cehennemden. çünkü onun yarattığı cennete nankörlüktür her sözümüz. çünkü gövdesine taş yiyebilir annemiz ve yıllarca saklayabilir sızısını ses etmeden. hiçkimseyi yanına götürüp işte bu o diyemeyiz. çekip gitmelerden ya da kalmaya mecal bulamamalardan söz edemeyiz. ancak rüyamızda görürüz. sesini bir kez daha duyabilmek için ne varsa susturmayı göze alabileceğimiz hatta küstahça, dünyayı yerinden oynatacak gücü kendimizde bulmamız ama o parmaklarımızın ucunda yatarken hiçbir şey yapamamızdır annemiz. ama annemize böyle şeylerden bahsedemeyiz. aslında annemize hiçbir şeyden bahsedemeyiz. eve geldiğimizden, yemek yemek üzere olduğumuzdan, onu özlediğimizden bile. çünkü bir daha candan gülemeyeceğimizin garantisidir annemiz. ve annemiz öldüğünde sadece "artık yaşlanmayacak" diye sevinebiliriz.
31 Mart 2013 Pazar
az önce yarına bir kapı araladım
yarın diyorum yeni bir dün
ben her sabah bir hatırayla uyanıyorum
kıpırdamasam yerimden diye geçiyor içimden
bir anda kalabilmek mümkün olsaydı
kesinlikle bu anı seçmezdim diyerek
yerimden doğruluyorum
kalkar kalkmaz üzerime bir şeyler alıyorum
ta içimden bir ses yeni uyandın
üşüteceksin, bir şeyler giy diyor
anımsamaya çalışıyorum söyleyişini
kimsenin sana bir şey dediği yok
boş yere alınganlık yapıyorsun diye hayıflanıyorum
bir şeyler yakıştırıyorum kendime ayna karşısında
hep aynı şeyi giyememenin laneti bu
her gün bir daha beğenmemek zorunda kalıyorum
niyeyse hep kapıyı çektikten sonra
alelacele ceplerimi yokluyorum
anahtarların şıngırtısını duyunca
şu koskoca dünyada dönülebilecek tek yer
burasıymış gibi bir huzura kavuşuyorum
otobüslere biniyorum kulaklarımı tıkayarak
başka türlüsüne tahammül edemiyorum
biraz ilerliyorum, zaman ilerliyor
başka bir uğultusu, aklımın uğultusunu bastırıyor
dinecek birkaç durak sonra diyemiyorum
madem söylenecek bir şey kalmadı
ben senin adını tekrarlıyorum
ikna edemiyorum kimseyi hiçbir şeye
hem de tam olarak hakikatten bahsederek
bundan derin bir azap duyuyorum
kendimden şüphe etmiyor değilim
ne de eminim her şeyin böyle olması gerektiğinden
ama sözler veriyorum sımsıkı tutacağımdan
sözler unutulur, her şey değişir diyor
karşılaştığım pek çok unutkan
dünya göğe salınmış bir uçan balon misali
çok uzaktan bakıldığında diyorum ama
hafife alıyor değilim asla
aksine onu büyük bir yük olarak görüyorum
üzerine bindiğimiz ama bizim taşıdığımız bir şey bu
ne garip değil mi gibi sorular soracak olsam
hemen yerin altına girip rahat bir nefes alıyorum
yenilmekten korkuyor değilim
bu bir yarış değil diyorum sadece
ama diyorsan ki illa galip geleceğim
yeter ki gel diye olur olmaz sayıklıyorum
unutuyorum kaça kadar saydığımı
başa dönüp adınla yola çıkıyorum
bazı günler akşam olmuyor
ben sana kalmadım diyerek kararıyorum
sırt üstü yatıp biraz kitaplarla laflıyorum
söz ver aramızda kalacak hepsi diyor
bir sorunun çengeli takılıyor sonra aklıma
aramızda mı kalacak yani bu devasa mesafe
ve gelmeyecek miyiz hiç bir araya
bilmem neden, sevmem aslında hiçbir şeyi
bu kadar sade dile getirmeyi
oysa kıyıya vurması bir dalganın ne kadar yalın
bense merak ediyorum onu oraya getireni
sanılmasın mahrum ediyorum kendimi her şeyden
evin bütün odalarını geziyorum eğer hava çok güzelse
bir nefes çekiyorum içime şu karanlıktan
seyretmek için şu duvarı, sırtımı yaslıyorum diğer duvara
bir yerlerde bir deniz olmalı diyorum
eğer burası bu kadar karaysa
inan ki inanmam asla böyle şeylere ama
bir gün imkanım olursa eğer gökkuşağından
bir kapı yaptıracağım evime
sen o kapından ister gir, ister çık
bütün dileklerin gerçek olsun diye
şu sessizlik böyle hüküm sürmesin istiyorum
kafam kaldırmıyor artık bu kadarını
birkaç nota bulaşıyor ellerime
donuk renkli, misal fani, solgun lakayt, siluet dokunaklı
ateşe veriyorum hemen her şeyi
yansın dünya diyorum çok mu
yeter ki üşümesin onun ayakları
kağıtlar karalıyorum pek uygunsuz saatlerde
yazdıklarımdan hiçbir satırı anneme
okutamadım diye bazen
gözlüklerimin camını buğulandırıyorum
çok ağır gelmeye başlarsa bazı şeyler
hiç olmazsa karşısında diyorum kaç kez
oturup ona bir daha hastane önünde incir ağacı söylüyorum
insanların arasına karışıyorum zaman zaman
anlamıyorum ne diyorlar ve neden konuşmuyorlar
aslında konuşulması gerekeni
nefret etmiyorum yine de hiçbirinden
nasıl ki ezmiyorsam adını bilmiyorum diye bazı çiçekleri
bir denize senin rengini veriyorum
senin kokuna buluyorum bütün ormanları
yeşilini biraz abartıyorum gibi yaprakların
bir bulutun boynuna ip geçirdiğim oluyor
bu sahiplik hissinden biraz rahatsızlık duyuyorum
gel gör ki sen daha yokken babanın aklında
ve annen taşımıyorken seni karnında
seni benim biliyorum
işler içinden çıkılmaz bir hal alırsa
dünya diyorum bin yıllardır böyle
senin için mi değişecekti yani şu düzen
sen ki değiştiremiyorsun yanlış almışsan bile bir bileti
tutup bambaşka bir şehre gidiyorsun mesela
ve hayret dahi etmiyorsun
kıyısı olmayan bir şehre nasıl gidilir vapurla
insanın vicdanını rahatlatmak için yaptıklarına üzülsem mi,
yoksa en azından vicdan sahibi olmasına sevinsem mi
bilemiyorum, bilemediğim gibi pek çok şeyi
çok istemek ayıp mı, utanmalı mıyım kendimden
niye geçiremiyorum iğne deliğinden bir devi
kimseye ayıp olmasın diye biraz daha yaşıyorum
aman zahmet olmasın diye kimseye
kendimi seviyorum biraz
beni sevmeyen herkesin yerine
konuşuyorum karşıma alıp kendimi
sen de olmasan kim severdi seni diyorum
bak koyamıyorsun yerine başka birini
bunu becerememem için hiçbir sebep yok
itinayla kendime kızıyorum
şu yaşa geldin ama hala kendine
derme çatma bir imparatorluk dahi kurabilmiş değilsin
hükmü yok sözlerinin kendinde bile
daha sonra silkinip toparlanıyorum
kimsenin arkasından konuşmam, yanında belki bazen
gelsin o karınca buraya, söylerim bunları yüzüne de
dilerim ama dilenmem, bu geçsin hiç değilse kayıtlara
herkes yerini bilsin, şu ağaç mesela
diyecekken köksüzleşiyorum
alıp kendimi elimin ulaşamayacağı bir yere koyuyorum
unutuyorum kendimi orada
akıl dağıtıyorum gördüğüm herkese, bana fazla geldiğinden değil
onsuz da yaparım mutlaka biliyorum
biri bana uzatacak olsa mesela bir parça
kibarca teklifini reddediyorum
şimdi fikir değiştirmeyeyim diyorum
öksürtüyor beni fazlaca
büyük bir şeyi ifade etmek için konuşunca
boyumdan büyük laflar etmiş sayılıyorum
hiçbir şey sonsuza kadar sürmez diyorsun
peki ya sonsuzluk sonsuza kadar sürer mi
diyecek olup susuyorum karşında senin
her gelen gidiyor demek iyi de
nasıl eminsin bir gün gelmeyeceğinden, gelmeyenin
düşündüğünde her şey ne kadar zor
oysa ne kadar kolay kıyıyor insan birine
ben kimseye kıymayayım diye ellerimi cebimde saklıyorum
çarpmasın diye örneğin elim, diğer elime
kim sevmiş şimdiye kadar birini
beni çok seviyor diye bir düşün
ama yine de insan olmayacağını bildiğinin peşini,
olmadığını görmeden bırakmıyor
gerçi görünce de bırakmıyor, kendime hak veriyorum
çünkü haksızlık etmem kimseye
bu yüzden adınla başlıyorum adımı söylemeye
deli gönül diyor bakkala ekmek almaya
gidiyorum diye çık, bir daha da gelme
sonra bakıyorum "ekmek almaya gidiyorum"
diyecek kimse yok, oturuyorum yerime
gidiyorum diye çık, bir daha da gelme
sonra bakıyorum "ekmek almaya gidiyorum"
diyecek kimse yok, oturuyorum yerime
ne yapsam da gelsen
ya da ne yapsam da seni aklıma getirmesem
aslında hiç doğru bulmuyorum böyle şeyleri
sabah sabah öğle sonrası akşam üzeri ve gece yarısı
uluorta tekrar tekrar söylemeyi
merhametli bir öfke nedir anlaşılacak mı bir gün
ve nasıl dövülür bir demir şefkatle
zulüm değil, yarası olanı ateşle dağlarlar
bazen kesiklerden bir barakada düşünüyorum
keskin kılıç kınına mı zarar
hiç gerek yok biliyorum böyle laflar etmeye
özledim demek çok mu zor hem de özlemişken bu kadar
ritmim bozuluyor, halbuki ne kadar seviyorum ahengi
konu paylaşmaksa bir atomu dahi ikiye bölmeyi
önüme bakmaktan çok hoşlanıyorum
takılacak bir şey arıyorum da denebilir buna
ve beni nasıl utandırıyor güzel bir söz duymak
içim çekiliyor, sanki ekmek bandırıyorlarmış gibi ruhumun suyuna
çok sevdiğim bir adamın hatırası, çok sevdiğim bir kadının
öyle narin örüyor ki saçlarını
kim diyorum böyle dikkat eder bir saç teline
ve kim diyorum böyle rahat arkasını döner birine
ben çekilip bir köşeye onları seyrediyorum
o eski elleri alıp ve taptaze bir acemilikle
sonra oturup senin saçlarını örüyorum
cevabını bildiğim sorularla yoruyorum aklımı
kabul edemiyorum bazısı için her şey nasıl bu kadar açık
nasıl bu kadar keskin dönüşleri
hiç mi vazgeçmezler vazgeçmekten demiyorum
ama ağırdan alamazlar mı bazı çekip gitmeleri
bardaklara su veriyorum, güneşlendiriyorum pencereyi
radyoyu açıp oralı olmuyorum
kitapları indiriyorum raflardan
şuraya bir mektup sıkışmıştır belki diyorum
belki bir not benim için yazılmış
içinde bir buluşma tarihi, hem de bu yüzyıl içerisinde
bu bekleyiş diyorum bana yeter
artık hiçbir şeyle meşgul olmuyorum
canımı çok sıkıyor sadece iki kişiyi alakadar
eden şeylerin iki kişiyle çözülememesi
balık nasıl rahat su içindeyken ve
nasıl unutmuyor bir kuş konduğunda tekrar uçmayı
çekiç burada ve dimdik duruyorken çivi
merak ediyorum nasıl becerebiliyor ellerin ıskalamayı
yatmadan önce köstekli bir saati kuruyorum
alıp kulağıma götürüyorum
başımı dizlerine yaslamışım gibi bir his kaplıyor her yanımı
her tik-tak sesinde bir kez daha
babam, bir de o mavi matarayla kırlara gidiyorum
ellerinin çayırını çimenini özlüyorum
sokak lambaları odamı aydınlatıyor
sen ışıkların altından geçiyorsun, gülüşün de geçiyor
hayalin parmak uçlarına basa basa yürüyor
gelip yanıma uzanıyorsun, ömrüm uzuyor
üzerini örtüyorum gözlerimle
önce ben diyen bütün şeytanlarımı taşlıyorum
yeni bir alfabeye adınla başlıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)