31 Mart 2013 Pazar

az önce yarına bir kapı araladım

http://www.youtube.com/watch?v=J2MMEa8qOYk
yarın diyorum yeni bir dün
ben her sabah bir hatırayla uyanıyorum
kıpırdamasam yerimden diye geçiyor içimden
bir anda kalabilmek mümkün olsaydı
kesinlikle bu anı seçmezdim diyerek
yerimden doğruluyorum

kalkar kalkmaz üzerime bir şeyler alıyorum
ta içimden bir ses yeni uyandın 
üşüteceksin, bir şeyler giy diyor
anımsamaya çalışıyorum söyleyişini
kimsenin sana bir şey dediği yok
boş yere alınganlık yapıyorsun diye hayıflanıyorum

bir şeyler yakıştırıyorum kendime ayna karşısında
hep aynı şeyi giyememenin laneti bu
her gün bir daha beğenmemek zorunda kalıyorum
niyeyse hep kapıyı çektikten sonra
alelacele ceplerimi yokluyorum
anahtarların şıngırtısını duyunca 
şu koskoca dünyada dönülebilecek tek yer
burasıymış gibi bir huzura kavuşuyorum

otobüslere biniyorum kulaklarımı tıkayarak
başka türlüsüne tahammül edemiyorum
biraz ilerliyorum, zaman ilerliyor
başka bir uğultusu, aklımın uğultusunu bastırıyor
dinecek birkaç durak sonra diyemiyorum
madem söylenecek bir şey kalmadı
ben senin adını tekrarlıyorum

ikna edemiyorum kimseyi hiçbir şeye
hem de tam olarak hakikatten bahsederek
bundan derin bir azap duyuyorum 
kendimden şüphe etmiyor değilim
ne de eminim her şeyin böyle olması gerektiğinden
ama sözler veriyorum sımsıkı tutacağımdan
sözler unutulur, her şey değişir diyor
karşılaştığım pek çok unutkan

dünya göğe salınmış bir uçan balon misali
çok uzaktan bakıldığında diyorum ama
hafife alıyor değilim asla
aksine onu büyük bir yük olarak görüyorum
üzerine bindiğimiz ama bizim taşıdığımız bir şey bu
ne garip değil mi gibi sorular soracak olsam
hemen yerin altına girip rahat bir nefes alıyorum

yenilmekten korkuyor değilim
bu bir yarış değil diyorum sadece
ama diyorsan ki illa galip geleceğim
yeter ki gel diye olur olmaz sayıklıyorum
unutuyorum kaça kadar saydığımı 
başa dönüp adınla yola çıkıyorum

bazı günler akşam olmuyor 
ben sana kalmadım diyerek kararıyorum
sırt üstü yatıp biraz kitaplarla laflıyorum
söz ver aramızda kalacak hepsi diyor
bir sorunun çengeli takılıyor sonra aklıma
aramızda mı kalacak yani bu devasa mesafe
ve gelmeyecek miyiz hiç bir araya

bilmem neden, sevmem aslında hiçbir şeyi
bu kadar sade dile getirmeyi
oysa kıyıya vurması bir dalganın ne kadar yalın
bense merak ediyorum onu oraya getireni

sanılmasın mahrum ediyorum kendimi her şeyden
evin bütün odalarını geziyorum eğer hava çok güzelse 
bir nefes çekiyorum içime şu karanlıktan
seyretmek için şu duvarı, sırtımı yaslıyorum diğer duvara
bir yerlerde bir deniz olmalı diyorum
eğer burası bu kadar karaysa

inan ki inanmam asla böyle şeylere ama
bir gün imkanım olursa eğer gökkuşağından
bir kapı yaptıracağım evime
sen o kapından ister gir, ister çık
bütün dileklerin gerçek olsun diye

şu sessizlik böyle hüküm sürmesin istiyorum
kafam kaldırmıyor artık bu kadarını
birkaç nota bulaşıyor ellerime
donuk renkli, misal fani, solgun lakayt, siluet dokunaklı
ateşe veriyorum hemen her şeyi
yansın dünya diyorum çok mu
yeter ki üşümesin onun ayakları

kağıtlar karalıyorum pek uygunsuz saatlerde
yazdıklarımdan hiçbir satırı anneme 
okutamadım diye bazen
gözlüklerimin camını buğulandırıyorum
çok ağır gelmeye başlarsa bazı şeyler
hiç olmazsa karşısında diyorum kaç kez
oturup ona bir daha hastane önünde incir ağacı söylüyorum

insanların arasına karışıyorum zaman zaman
anlamıyorum ne diyorlar ve neden konuşmuyorlar
aslında konuşulması gerekeni
nefret etmiyorum yine de hiçbirinden
nasıl ki ezmiyorsam adını bilmiyorum diye bazı çiçekleri

bir denize senin rengini veriyorum
senin kokuna buluyorum bütün ormanları
yeşilini biraz abartıyorum gibi yaprakların
bir bulutun boynuna ip geçirdiğim oluyor
bu sahiplik hissinden biraz rahatsızlık duyuyorum
gel gör ki sen daha yokken babanın aklında
ve annen taşımıyorken seni karnında
seni benim biliyorum

işler içinden çıkılmaz bir hal alırsa
dünya diyorum bin yıllardır böyle
senin için mi değişecekti yani şu düzen
sen ki değiştiremiyorsun yanlış almışsan bile bir bileti
tutup bambaşka bir şehre gidiyorsun mesela
ve hayret dahi etmiyorsun 
kıyısı olmayan bir şehre nasıl gidilir vapurla

insanın vicdanını rahatlatmak için yaptıklarına üzülsem mi, 
yoksa en azından vicdan sahibi olmasına sevinsem mi 
bilemiyorum, bilemediğim gibi pek çok şeyi
çok istemek ayıp mı, utanmalı mıyım kendimden
niye geçiremiyorum iğne deliğinden bir devi

kimseye ayıp olmasın diye biraz daha yaşıyorum
aman zahmet olmasın diye kimseye
kendimi seviyorum biraz
beni sevmeyen herkesin yerine
konuşuyorum karşıma alıp kendimi
sen de olmasan kim severdi seni diyorum
bak koyamıyorsun yerine başka birini

bunu becerememem için hiçbir sebep yok
itinayla kendime kızıyorum
şu yaşa geldin ama hala kendine
derme çatma bir imparatorluk dahi kurabilmiş değilsin
hükmü yok sözlerinin kendinde bile
daha sonra silkinip toparlanıyorum
kimsenin arkasından konuşmam, yanında belki bazen
gelsin o karınca buraya, söylerim bunları yüzüne de

dilerim ama dilenmem, bu geçsin hiç değilse kayıtlara 
herkes yerini bilsin, şu ağaç mesela
diyecekken köksüzleşiyorum
alıp kendimi elimin ulaşamayacağı bir yere koyuyorum
unutuyorum kendimi orada

akıl dağıtıyorum gördüğüm herkese, bana fazla geldiğinden değil 
onsuz da yaparım mutlaka biliyorum 
biri bana uzatacak olsa mesela bir parça
kibarca teklifini reddediyorum
şimdi fikir değiştirmeyeyim diyorum
öksürtüyor beni fazlaca

büyük bir şeyi ifade etmek için konuşunca
boyumdan büyük laflar etmiş sayılıyorum
hiçbir şey sonsuza kadar sürmez diyorsun
peki ya sonsuzluk sonsuza kadar sürer mi
diyecek olup susuyorum karşında senin
her gelen gidiyor demek iyi de
nasıl eminsin bir gün gelmeyeceğinden, gelmeyenin

düşündüğünde her şey ne kadar zor 
oysa ne kadar kolay kıyıyor insan birine
ben kimseye kıymayayım diye ellerimi cebimde saklıyorum
çarpmasın diye örneğin elim, diğer elime

kim sevmiş şimdiye kadar birini
beni çok seviyor diye bir düşün 
ama yine de insan olmayacağını bildiğinin peşini, 
olmadığını görmeden bırakmıyor 
gerçi görünce de bırakmıyor, kendime hak veriyorum
çünkü haksızlık etmem kimseye 
bu yüzden adınla başlıyorum adımı söylemeye

deli gönül diyor bakkala ekmek almaya
gidiyorum diye çık, bir daha da gelme
sonra bakıyorum "ekmek almaya gidiyorum"
diyecek kimse yok, oturuyorum yerime

ne yapsam da gelsen
ya da ne yapsam da seni aklıma getirmesem
aslında hiç doğru bulmuyorum böyle şeyleri
sabah sabah öğle sonrası akşam üzeri ve gece yarısı
uluorta tekrar tekrar söylemeyi

merhametli bir öfke nedir anlaşılacak mı bir gün
ve nasıl dövülür bir demir şefkatle
zulüm değil, yarası olanı ateşle dağlarlar
bazen kesiklerden bir barakada düşünüyorum
keskin kılıç kınına mı zarar 
hiç gerek yok biliyorum böyle laflar etmeye
özledim demek çok mu zor hem de özlemişken bu kadar

ritmim bozuluyor, halbuki ne kadar seviyorum ahengi
konu paylaşmaksa bir atomu dahi ikiye bölmeyi
önüme bakmaktan çok hoşlanıyorum
takılacak bir şey arıyorum da denebilir buna
ve beni nasıl utandırıyor güzel bir söz duymak
içim çekiliyor, sanki ekmek bandırıyorlarmış gibi ruhumun suyuna

çok sevdiğim bir adamın hatırası, çok sevdiğim bir kadının
öyle narin örüyor ki saçlarını
kim diyorum böyle dikkat eder bir saç teline
ve kim diyorum böyle rahat arkasını döner birine
ben çekilip bir köşeye onları seyrediyorum
o eski elleri alıp ve taptaze bir acemilikle 
sonra oturup senin saçlarını örüyorum

cevabını bildiğim sorularla yoruyorum aklımı
kabul edemiyorum bazısı için her şey nasıl bu kadar açık
nasıl bu kadar keskin dönüşleri
hiç mi vazgeçmezler vazgeçmekten demiyorum
ama ağırdan alamazlar mı bazı çekip gitmeleri

bardaklara su veriyorum, güneşlendiriyorum pencereyi
radyoyu açıp oralı olmuyorum
kitapları indiriyorum raflardan
şuraya bir mektup sıkışmıştır belki diyorum 
belki bir not benim için yazılmış
içinde bir buluşma tarihi, hem de bu yüzyıl içerisinde
bu bekleyiş diyorum bana yeter
artık hiçbir şeyle meşgul olmuyorum

canımı çok sıkıyor sadece iki kişiyi alakadar
eden şeylerin iki kişiyle çözülememesi
balık nasıl rahat su içindeyken ve
nasıl unutmuyor bir kuş konduğunda tekrar uçmayı
çekiç burada ve dimdik duruyorken çivi
merak ediyorum nasıl becerebiliyor ellerin ıskalamayı

yatmadan önce köstekli bir saati kuruyorum
alıp kulağıma götürüyorum
başımı dizlerine yaslamışım gibi bir his kaplıyor her yanımı
her tik-tak sesinde bir kez daha
babam, bir de o mavi matarayla kırlara gidiyorum
ellerinin çayırını çimenini özlüyorum

sokak lambaları odamı aydınlatıyor
sen ışıkların altından geçiyorsun, gülüşün de geçiyor
hayalin parmak uçlarına basa basa yürüyor
gelip yanıma uzanıyorsun, ömrüm uzuyor
üzerini örtüyorum gözlerimle 
önce ben diyen bütün şeytanlarımı taşlıyorum
yeni bir alfabeye adınla başlıyorum.