8 Ekim 2012 Pazartesi

iki ölü. bir aşık ve vurdumduymaz.


"kouma diougou bé môgo mi kono
hèrè bi môgo mi kono"


bahanesi sebebinden büyük olan ne yaşayabilir? ağız tadıyla ağzımı bozamıyorum bile. yoksa ben ne söylemeyeceğimi iyi bilirim. siz olmasaydınız bu kainatı başınıza yıkmazdım. patlat bir kafa da neşemizi bulalım. bir zaman oluyor ki söylememiz gerekeni söylememek için konuşulması icap etmeyen her şeyi söze döküyoruz. hakikati cümlenin içinden çekince hiçbir şey değişmiyorsa biz bunca yıkımı ne ile inşa ettik söyle rica ederim. yer yarılsa mesela, bıraksalar beni şurada biraz kestirsem diye bir rüyadayım. ne ant içenler gördüm, çeyrek asırlık adam devirip bana mısın demiyorlar. abartıyorsam lütfen söyleyin. hayalin dünyası olmaz diyesim geliyor, düşlemenin cenneti, beklemenin cehennemi belki evet ama hayalin dünyası olmaz. var olmak ne kadar yoruyorsa, bir o kadar da yok sayılmak yoruyor. hangi kirli elde paralanıyorsam, tertemiz nice isteyişi de işte öyle harcıyorum. ben sizi, benim olun diye sevmedim.  


bir eylül günü, rüzgar sonbaharın gelişini yaprakları uçuşturarak kutlarken, balkona çıkmamak ve biraz hava alıp kendime gelmemek için birkaç tane sebep aradım. enlemesine oturduğum koltukta ayaklarımı koltuk kenarından aşağıya doğru sarkıtmış tavanın çökme ihtimali üzerine hesaplamalar yapıyordum. üst komşunun sekiz kişilik yemek masası ve misafirleriyle birlikte olduğu gibi aşağıya düşmesi ve hiçbir şey olmamış gibi yemeklerine devam etmeleri şu an için en büyük hayalimdi. bir seferinde apartmanla ilgili alınması gereken birkaç kararın görüşülmesi için gittiğim evlerinde yemek masalarının yerini tespit etmiş ve ne olur ne olmaz diyerek kendi evimde oraya denk gelen kısmı boşaltmıştım. sigaramın külünü, elimi başımın gerisine götürerek çırptım. bir nefes daha aldıktan sonra, yukarıdan gelen seslerden ve zemini döven ayaklardan yukarıda kaç kişi olduğunu tahmin etmeye çalıştım. kesinlikle yemek masasını dolduracak sayıdaydılar. aşağıya yapacakları yumuşak bir iniş durumu fark etmemeleri için yeterli olacaktı. dostlarla beraber olmanın çerçevesini çizdiği bu mutlu tablo evin hanımının masada fark ettiği bir eksiği gidermek için yerinden kalktığında bozulacaktı. darmadağın bu salonla göz göze geldiğinde şaşkınlığını gizleyemeyerek masada oturanlara dönecek, onun birkaç adım attıktan sonra donup kaldığını görenlerse ne olduğunun merakıyla başlarını çevirdiklerinde önce yüzündeki ifadeye şaşıracak, hızla salonu süzüp sonra başlarını kaldırarak düştükleri deliğe bakacaklardı. bu nasıl olabilir demelerine fırsat vermeden yerimden fırlayacaktım. çatacak kimsem kalmamıştı. kimseyi kırmamak için incelte incelte neredeyse iğne deliğinden geçebilecek hale getirdiğim sözlerim artık tahammül edilemez bir hal almış, içerisinde en ufak bir yanlışlık barındırmasa bile kimsenin kabul etmek istemeyeceği bir şekle bürünmüştü. aramalar kesilmiş, hal hatır sormalar son bulmuştu. kendime olan kinimi başkaları üzerinden dile getirmemi sağlayacak, karşımda durarak en azından kendi kendime konuşuyor olmamın önüne geçecek kimse yoktu. iç çeker gibi bir nefes daha çektim. bu ne münasebetsizlik böyle, damdan düşer gibi evime geliyorsunuz ve hiçbir şey olmamış gibi yemeğinizi yemeye devam ediyorsunuz, hem de sofranıza buyur bile etmeden. evet, yalnız yaşıyor olabilirim ama bu öyle kafanıza estiğinde evime gelme hakkını size vermez. benim yalnız kalmaya, kendi kendime vakit geçirmeye hakkım yok mu? yalnız insanların her zaman müsait olduğunu da nereden çıkarıyorsunuz? özel yaşam dediğiniz şey hayat ancak biriyle paylaşıldığı zaman mı bir anlam ifade ediyor sizin için? hiç mi saygı duymazsınız? bıkmadınız mı birilerini yalnız yaşadığı için tehlikeli görmekten, her an her şeyi yapabileceklerine inanmaktan? onları hep kontrol altında tutmak gerektiğine, toplumu düzensizliğe sürüklediklerine olan inancınız, aileleriniz için tehdit unsuru olarak algılama aptallığınız hiç sarsılmayacak mı? hayır sakın misafir ağırlamaktan çekindiğimi, bunu zahmetli bir iş olarak gördüğümü falan düşünmeyin. insan en azından bir haber verir canım. üstelik misafirlerinizi de getirmişsiniz. rica ederim çıkın evimden. hiçbirinizi görmek istemiyorum. yemek masası kalabilir. böylece biraz da olsa içimden geçenleri dökebilecektim. kağıda kaleme de sarılabilirdim. elbette yapabilirdim bunu. ama yazmak zorunda kalmış herkes bilir ki bu son çaredir. birileri içinden geçenlerin; sabırla, ayıplanmadan, yargılanmadan can kulağıyla dinleneceğini bilseydi, bunları anlatabilecek birilerini bulabilseydi hiçbir şeyi yazıya dökmezdi. kimse bir çift gözün varlığını, bir nefesin sıcaklığını yazıya değişmez. çaresiz kalmasa, ölü gibi masanın üzerinde yatan solgun kağıtlarla muhatap olmayı aklının ucundan geçirmez. tavan çökmedi, eve kimse düşmedi. yerimden doğruldum. balkona çıkıp elimdeki izmariti baş aşağı saksıya gömdüm.  


sokağı hızlı adımlarla geçip apartmandan içeri girdi. şaşırmış sayılırdım. yavaş yavaş içeri girip, kapıya doğru yürümeye başladım. onun yukarıya çıkmasıyla, benim kapıya ulaşmamı aynı ana denk getirmek istiyordum. kapıyı çalmasına ve kapının arkasında onu beklediğimi düşünmemesini sağlayana kadar bekledim. bakıyorum da gözün yollarda kalmış demesini istemiyordum. kimsenin gururunu böylesi bir hareketle okşamayamazdım. hele ki hiçbirinize ihtiyacım yok, beni hayatınızdan çıkarmazsanız, beni hepinizi hayatımdan çıkarmak gibi bir zahmetle baş başa bırakırsınız dedikten sonra, birilerini görmek için can attığımı hissettiremezdim. içeri girip doğruca salonun ortasındaki sehpaya yöneldi. cebinden dört-beş paket sigara çıkarıp sehpanın üzerine bıraktı. belli ki gevezelik etmek için gelmişti ve beni evde bulacağından neredeyse emindi. bunun başka açıklaması olamazdı. işini bitirdikten sonra, yüzüme bakmayı nihayet akıl edebildi. hareketlerinin kontrolsüzlüğü, ellerini nereye koyacağını bilememesindeki acemilik tedirginliğini apaçık gösteriyordu. traşsız yüzünü kaşıdıktan sonra bir sigara yakıp, kendini koltuğa bıraktı ve ilk sorusunu sordu.

-merak ediyorum, bu kadar boş vakti nereden buluyorsun?
-hiçbir şey yapmayarak temin ediyorum. 


kapıyı kapattım. sabah beşte yatıp yedide kalkmak zorunda kalmış gibi bir mahmurluk ve bir mecburiyet hissiyle neredeyse ayaklarımı sürükleyecek biçimde yürüyüp karşısına oturdum. bu salonda ilk defa bulunuyormuş gibi, alelacele, çevresini tanımak ve varlığına yönelmesi mümkün her saldırıya karşı tetikte olmak niyetiyle etrafta gezdiriyordu gözlerini. dünyayı tanımak adı altında yaptığımız ne varsa zaten, bilinmezliğin korkusunu biraz olsun yatıştırabilmek içindi. ister balta girmemiş ormanlarda araştırılan, isterse okyanusun dibinde peşine düşülen canlılar ya da insan ruhunun derinliklerinde aradıklarımız olsun, hiçbiri onların varlıklarından haberdar olmak adına değil, insanın hükmedemediği her şeye olan çekingenliğinden biraz sıyrılabilmek uğrunaydı. insan önlem almayı keşfederek, kendini korumayı öğrendi ve böylece kendini hapsetmenin önünü de açmış oldu. sınırları, çitleri, kaleleri, evleri, kapıları, kilitleri kendi mevcudiyetinin devamlılık garantisi olarak görüp, bütün tehlikeleri bu duvarların ardında bırakmayı umarken, bu tarafta kendinin de tıkılı kaldığını göremedi. misafirim, odanın içindeki gezintisini tamamladıktan sonra söze girdi.


-çok denedim ama insanları olduğu gibi kabul edemedim bir türlü.
-onları olduğu gibi kabul etmen gerektiğini düşündüren ne?
-kimseyle başka türlü bir araya gelemiyorsun ve hiçbir ilişkiyi bu görmezden geliş üzerine oturtmadıkça sürdüremiyorsun.
-ve hiçbir gelişme kaydedemiyorsun.
-nasıl yani?
-insan aklı, dünyayı olduğu gibi kabul etmediği için şimdi bu haldeyiz. aksi halde -eğer ki tarihçilerin anlattıkları doğruysa- mağaralarımızda günümüzü gün ediyorduk, mevcut durumu kabul etmiş insanlar olarak. 
-ilerlemeyi çok da matah bir şey olarak görmediğini sanıyordum.
-görmüyorum. zaten bahsettiğim gelişmişlik ileri doğru giderek değil, geriye doğru yönelerek sağlanabileceğini düşündüğüm bir şey. birilerini dürterek hadi biraz daha insan olalım demedim hiçbir zaman, insanlığımıza dönelim demeye çalışıyordum. insan, göbek bağı ana rahminden kesildiğinde kirlenmeye başladı. 
-oraya mı dönmeliyiz ya da dönmek için çabalamalıyız?
-bu artık imkansız. ama içimizdeki tek arzu bu bence. sığınacak bir kucak diye bahsettiğimiz şey ana rahminin tam karşılığıdır. sevgi, şefkat, barınma, beslenme, güvenlik ihtiyacı. bunların hepsini karşılar çünkü. 
-benim dönmek ve de kalmak istediğim tek yer onun yanıydı.
-neden yapmadın öyleyse?
-oraya dönemeyecek kadar kirlenmiştim demek ki.



yerimden kalktım. mutfağa gidip ocağın altını yaktım. buzdolabının kapağını açıp, hayır demesi ümidiyle aç mısın diye bağırdım. pek değil diyerek karşılık verdi ve "pek değil" insanın açlıktan ölme ihtimalinin çok uzak olduğunu bildiren bir işaretti. tabakta kalmış son birkaç zeytini ağzıma atarak ve boş tabağı buzdolabının içinde bırakarak kapısını kapattım. mutfak tezgahına yaslanıp, su kaynayana kadar oyalanmak adına, ağzımdaki zeytin çekirdeklerini çırılçıplak bıraktım. temiz hiçbir şeyim kalmamıştı. zor günler için sakladığım temiz iki bardağı dolaptan çıkarmaktan başka çarem yoktu. sömürülecek bir tarafları kalmayan zeytin çekirdeklerini şık bir hareketle çöp tenekesine fırlattıktan sonra kahveleri alıp içeriye doğru yollandım. içeri döndüğümde sağ el parmaklarını dizinin üzerine koymuş, boylarını eşitlemeye çalışıyordu ve hatta bunu dünya üzerinde en iyi yapan insan olması muhtemeldi. yazık ki bu yeteneği, kuşaktan kuşağa aktarılamadan yok olacaktı. kahvesini önüne bırakıp oturdum. 


-bana kendimi çok değersiz hissettirdi. varlığımın gerekliliğine dair hiçbir umut bırakmadı bende.
-milyarca kişi arasından denk geldiğin birkaç kişi, sana hiç olmadığın kadar değersiz hissettirdi. daha fenası, geri kalan milyarlarcasının aklına gelmesini engelledi. şimdi sen de gelmiş insanlıktan umudunu kestiğini söylüyorsun öyle mi?
-insanlıktan değil, kendimden umudu kestim.
-bak sana bir şey söyleyeyim. kırık kalp tedavi edilebilir bir şeydir. ama birinin cesaretini kırmasına izin verdiysen, ne kendi kendini tamir edebilirsin, ne de başkasının tamir etmesine izin verirsin. kırılanın kalbin olduğunu sanmıyorum.
-duyduğum sevinci duyuyor mu yoksa içimin içimi kemirmesinden mi geliyor bu ses? işte ben bunun cevabını alamadım ondan hiçbir zaman. 
-cevap vermek istemediği için alamadın, ortada bir cevap olmadığından değil.
-bu eziyeti reva göreceği ne yaptım ki?
-hiçbir şey. bu seninle gördüğü bir hesap değil. kadın çoğu zaman, bir boşluktan atlarken, "burada kalamam" ve "ya karşıya da geçemezsem" düşüncelerinin arasında bocaladığı için düşüyor o uçurumdan. o tarafta kalmaya karar verse ya da karşıya geçme kararlılığı gösterse daha sağlıklı bir birey olacak. karşıya atlarken bile gözü geride. böyle olunca da karşıda onu bekleyeni de kendisiyle beraber aşağıya çekiyor, sağlam bir iniş yapamadığı için. pek çok kez, birini kurtarmak isterken boğulan insan haberi duymuşsundur. o panik hali, maalesef ki boğulanın ve de onu kurmaktan isteyenin mahvı oluyor. o yüzden "bu, onun hesabı" diyorum. ya onu öylece bırakıp kurtulmasını ümit etmekle vakit geçireceksin ya da sana tamamen tutunup sarılamayacağı kadar bir mesafe koyacaksın arana, seni de beraber batırmaması için. 
-yalnız kalmak istemişti, evet.
-güldürme beni ne olur. bir kadının dünyada isteyeceği son şey yalnız kalmaktır. bunu söyleyen bir kadının hiç yalnız kaldığını, etrafının boş olduğunu gördün mü? bunu duyduğunda şunu anla lütfen: beni serbest bırak.

kahvesindeki son yudumu, neredeyse geriye düşecek kadar başını arkaya doğru atarak, midesine yuvarladı. yüzü asılmış, hüsranı katlanarak çoğalmıştı. bitmek üzere olan sigarasının közüyle yeni bir tanesini tutuşturdu.

-çakmak kullanmaz mısın?
-sadece ilk sigarayı yakarken. kalanları birbirinin ucuna ekliyorum. gerçek bir tiryakilik bunu gerektirir. 
-prensiplerine böyle sıkı sıkıya sarılan çok az insan kaldı azizim. peki ne zaman böylesi harika bir karar aldın?
-gaz doldurmak isterken yanan birinin hikayesini okuduğumda. 
-niyetin çakmak gazının bitmesini engellemek yani öyle mi? kibrit kullanmayı deneseydin ya da yeni bir çakmak almayı.
-inan bunu düşünecek kadar vaktim olmadı.

cümlesini bitirmeden yerinden kalkmıştı. geldiğinden beri belki de ilk defa oturduğu koltuktan ayrılıyordu. ömrü boyunca bunu planlamış gibi bir kararlılıkta kitaplığa doğru yürüdü. gözlerini kısarak kitap isimlerini seçmeye çalışıyor, işaret parmağını üzerine koyduğu kitabı daha net göreceğine dair bir inanç taşıyordu sanırım. içlerinden birini çekip aldı. hızla sayfalarını gözden geçirdi. kitabın ortasında bir yerde durarak okumaya başladı. "hızlı ama narin adımlarla gelip 'çok bekletmedim değil mi?' diye sordu, saçlarını toplayarak masaya otururken. 'yirmi yedi senecik. lafını etmeye bile değmez' diye söylendim kendi kendime." 

-ömer gamyükü. ilk defa duyuyorum adını. neyse, bu kitapların hepsini okudun mu?
-hayır.
-neden kitaplığındalar öyleyse.
-tabi ki kitaplık boş gözükmesin diye.
-e kitaplık almasaydın.
-inan bunun düşünecek kadar vaktim olmadı.

sırıtarak elindeki kitabı yerine bıraktı.  tekrar yerine doğru gelirken yüzü eski halini almış, omuzlarıyla beraber aşağı çekilmişti. boş olduğunu her fırsatta söylediği kafasını, gövdesi taşımakta zorlanıyordu. bakışlarını anlamsız bir sabitlikle boşluğa dikti.

-sabah evine gittim konuşmak için.
-ve tabi ki yine kavga ettiniz.
-nereden biliyorsun?
-kadın erkek kavgalarının çoğu sevişecekleri yerde konuştuklarından doğuyor inan ki.
-beni sevmesini istedim ondan sadece. bu kadar zor muydu?
-hayır, en az senin onu sevdiğin kadar sevmesini istedin. 
-bu zor mu peki?
-bak, karşısındakinden aynı oranda sevgi bekleyen insanın hayal kırıklığına uğraması kaçınılmazdır. eşit dereceli karşılıklı sevgi ahengi bozar. dans eder gibi düşün. biri eğer ileri adım atıyorsa, diğeri ayağını geri çekmek zorunda. yoksa o birliktelik yürümez ve biri mutlaka birinin ayağına basar. eğer uyum içerisindeysen, bundan fazlasını istemeyeceksin. 
-istemediğini söyleyebilirdi, sevemediğini söyleyebilirdi. insanların en çok kırmamak için söylemediklerine kırılıyorum ben. gerçeği öylesine apaçık bir şekilde, bütün içtenliğimle kabul edebilecekken hep ihtimallerin en kötüsünü düşünmek zorunda kalacağım bir endişe denizinin ortasında bıraktı beni. 
-istenip istenmediğimize dair pek çok işareti karşımızdaki bize sunuyor aslında. gizli bir kabulle ilişkilerimizi sürdürüyoruz. farkında olduğumuz bir yalanı gerçekmiş gibi görüyoruz, karşımızdaki de söylediğinin aslında ne manaya geldiğini bilerek konuşuyor. sadece görmek istemeyerek daha büyük bir yıkıma doğru yol alıyoruz. belki de yenilgilerimizin de büyük olmasını arzu etmemizden kaynaklanıyor bu. yenilgi de olsa kimse daha küçüğünü benliğine yakıştıramıyor olabilir. kayıtsızlıktan daha büyük bir gösterge olabilir mi? başka bir şeylere yönelme, düşüncesiz davranışlar sergileme, bile isteye incitme... bunların hepsi birer işaret değil mi? olanı görmek istemiyoruz yahut bu davranışları başka şekilde yorumlayarak, en azından düşündüğümüz gibi olmadığını bilmenin bize iyi geleceği hissine meylederek kendimizi rahatlatıyoruz. "acaba beni seviyor mu" sorusunun tek cevabı vardır: hayır. 
-belki de zamana ihtiyacı vardı.
-ahmak. bak, düşünürün dediği gibi "intikamda ve aşkta kadın, erkekten daha barbardır" arzu duyan kadının önünde zaman bir engel değildir. istiyorsa gider ve alır. kadın almamışsa, istememiş demektir.  
-peki benim onu istemem ne olacak?
-insanlara mucize gösteremezsin, onları bununla ikna edemezsin. birbirini deli gibi seven iki kişiden toplum nefret eder. çünkü bu ortalamanın yıkılması manasına gelecektir. birini deli gibi seven kişiden de karşısındaki ürker. kendisini sorgulamasına sebep olursun. bir insana, bu kadar sevilmeyi hak edecek ne yaptım diye düşündürmeye başlarsan, bu sevginin altında ezilecek ve ilk fırsatta bu yükten kurtulmayı isteyecektir. sanma ki ben de bu sevginin karşılığını vereyim diye çabalasın. daha önce de anmıştım bu cümleyi "insan aklı kolaya kaçmakta ne kadar da esenliklidir"
-bana attığı ilk kazıkta bitirmeliydim belki de bu işi.
-birine ikinci şansı vermek, harcadığı ilkinin üzerinde tepinmesini ve nasılsa sonu yokmuş bunların diye düşünmesini sağlar sadece. 
-nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun?
-ne konuştuğuma bir daha dönüp bakmayarak.


yenilgisini kabul etmişti, bunu biliyorum. sadece güzel yenilip yenilmediğinin merakı içerisindeydi ve bunu onaylatmak için birine ihtiyacı vardı. belki de tam tersine onu cesaretlendirmemi istiyordu. eğer elinden geleni sonuna kadar, hiçbir çaren kalmayana kadar yapmazsan, dönüp baktığında yapmadıklarının pişmanlığını yaşarsın, çabasız bir sevgi mümkün değil, hem sana birden bire gönül vermesini istemen yeterince bencil bir davranış değil mi, kendini daha çok sevdiğini göstermez mi bu, demem gerekiyordu belki de. git ve ayaklarına kapan. hem itaatin kötü olduğunu düşünmemizi gerektiren şey ne? bir boyun eğiş bizi huzurlu ve de mutlu kılabiliyorsa, itaatsizliğin içinde ne diye kıvranacağız? kalpten gelen bir itaat, sancısını çektiğimiz pek çok sıkıntıyı ortadan kaldırmaya yeter de artardı bile. bu galip gelme istediği de neyin nesi? kendi arzusuna başkaldıramamış insanın, başkasına başkaldırışına sahici diyebilir miyiz? herkes taleplerini birkaç istekle sınırlı tutarken, nasıl olur da bunlara ulaşamaz? ben sevilmek istiyorum diyen bir kadının arzusu bu mu gerçekten? yoksa isteği, istediği kişi tarafından sevilmek ve istediğinin binlerce özelliğinin olması mı? şefkatli bir omza baş koyabilmeyi dünyalara değişmeyeceği söyleyen bir erkek, nasıl oluyor da daha sonra göz rengiyle, boyla, kiloyla bir şeyleri idealize etmekten geri duramıyor? kadın; kendine duyulan hayranlığı seviyor, erkek; hayranlık uyandıracak birine sahip olma hissini. birini sevmemiz nasıl oluyor da karşımızdakinden çok bizimle alakalı olabiliyor? ihtiyarlar gibiyim. artık kendi yapamayacağı fenalıkları, başkalarının da yapmaması için öğüt veren ihtiyarlar gibi. biraz aklım olsaydı, başkalarına akıl verecek kadar olmadığını elbette anlardım. aradığım anlamı parkelerde bulamayınca başımı yerden kaldırdım. yeni bir sigara yakmış, gözünden damlayan yaşları sigaranın közüne denk getirmeye çabalıyordu. sigarayı alıp diline basmak geçti içimden. 

-bir erkeğin yanında ağlamaktan daha beter bir şey varsa, o da bir erkeğin karşısında ağlamaktır. kes şunu, lütfen. 
-abi anladım ki insanın karşısındakini dilediği gibi sevmesinin önündeki en büyük engel yine karşısındaki. sevdiğini aradan çıkardığında artık doya doya sevmenin önünde hiçbir engel kalmıyor. ona olan sevgim o kadar büyüktü ki. o beni defalarca aynı anlamsızlığın içinde bir başıma bırakıp gitmesine rağmen, fark ettim ki ben onu hala, yokluğumun acısını ona yaşatamayacak kadar çok seviyorum. neyse ki artık hepsi bitti. artık bir yere gidemeyecek.
-ne yaptın sen?
-başına sert bir şeyle vurmak zorunda kaldım. onu öldüresiye seviyormuşum, bunu anladım.

ne yapacağımı bilemeyerek yerimden fırladım. ellerim titremeye başlamıştı. bağırıp çağırmakla, soru sormak arasında kararsızdım. ağzımdan hiçbir küfür çıkmamış olmasına şaşırıyordum diğer taraftan.
-aptal herif. yaşıyor mu?
-soramadım, cevapsız kalmaktan korktum. beni bir kez daha karşılıksız bırakmasına dayanamazdım.

hızla kapıya doğru yöneldim. dişlerimi sıkıp, intikam yeminleri ederek koşmaya başladım. bir umut belki yetişebilirim diye bir gayrete giriştim. "seninle görüşeceğiz gerizekalı" diye bağırarak kapıdan çıktım.


bu kadar çabuk olacağını planlamamıştım. aşağı inip apartmandan dışarı adım attığımda onun eğri büğrü yazılmış bir harf gibi yerde yüzüstü yattığını gördüm. başından akan kan beton zemine yayılıyor, neredeyse yarılanmış sigarası ölü parmaklarının arasında tütmeye devam ediyordu. yanı başında dizlerimin üstüne çöküp kaldım. parmaklarının arasındaki sigarayı alıp bir nefes çektim ve dünyanın bütün anlamsızlığına üfledim.